ForumIslamBosnaTražiKontaktŠuraLoginRegistruj se

Privatni kutak

IB - Dućan:

Zadnji tekstovi:

Podrži IB:

Zadnji postovi:

Poruke dana
Aferim dana:
Re: O licemjerima.. od djulbe-secer +3
Re: O licemjerima.. od djulbe-secer +2

Bezze dana:
Re: O licemjerima.. od yeniceri --2


Statistika
Poruka: 614315
Tema: 65018
Članova: 55506
Najnoviji član: VirgilSt


Popularno

+  IslamBosna Forum
|-+  Forum na drugim jezicima
| |-+  Türkçe
| | |-+  Kur'an daki Kavramlar
0 Članova i 1 Gost citaju ovu temu. « prethodno sljedeće »
Stranica: [1] 2 Idi dolje Printaj
Tema: Kur'an daki Kavramlar  (Čitanja 1399 puta)
Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« u: Mart 28, 2012, 08:33:54 »


KUR`AN`DAKİ HİKMET SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI

Evrendeki her şey gibi konuşulan diller de bir dinamizm içindedir ve bu doğal yasa gereği zaman içinde dillerin değişime uğramaları kaçınılmazdır. Meselâ bizim dilimiz Türkçe, elimize ulaşan yazıtlardaki hâlinden günümüze kadar, Türkçe konuşan insanların coğrafî dağılımları itibariyle de farklılıklar gösteren değişimlere uğramıştır. Hatta ülkemizdeki değişimler, Türk Dil Kurumu tarafından sık sık yapılan sözlük güncellemeleri ve yazım kuralları değişiklikleri ile, deyim yerinde ise gözle görünür şekilde izlenebilmektedir. Ne var ki, Türkçe gibi diğer dillerde de meydana gelen ve değişik faktörlerin etkisinde olan bu değişimler, her zaman faydalı yönde, yani “gelişme” niteliğinde olmamakta, zararlı yönde de sonuçlar doğurabilmektedir.

Kötü sonuç doğuran değişimlerin Müslümanlarca en önemli örneği, Arap dilindeki değişimlerdir. Çünkü bu değişimler, dikkate alınmadıkları takdirde, pek çok konuda Kur’an’ın yanlış anlaşılmasına yol açmaktadırlar. Şöyle ki; Kur’an’da geçen yüzlerce sözcük bugün, Kur’an’ın indiği dönemdeki anlamlarından farklı anlamlarda kullanılmakta ve Kur’an’ı, sözcüklerin bugünkü lügatlardaki anlamlarını dikkate alarak anlamaya çalışanlar, bu değişimler yüzünden büyük yanlışlara düşmektedirler.

Yaptığımız tespitler gayet açık ve net göstermektedir ki, Kur’an’ın doğru anlaşılmasının önündeki en büyük engel, Kadim Arapça’nın (Kur’an’ın indiği dönem Arap dilinin) bilinmemesi ve sözcüklerin sonradan kazandığı anlamlarına itibar edilmesidir.

Bize göre Kur’an’ı doğru anlamak için; sözcüklerin vazı’ anlamlarını (ilk anlamlarını), Kur’an’ın indiği dönemdeki anlamlarını ve o günden bugüne kadar olan değişimlerini iyi bilmek gerekmektedir. Fakat eldeki lügat ve deyimler sözlükleri, Kur’an’ın indiği döneme göre “geç dönem” derlemelerdir. Meselâ Ragıb (Ö: h. 503, m. 1109) el Müfredat ve İbn-i Menzur (ö: h. 711, m. 1311) Lisan ül Arab adlı eserlerinde, sözcüklerin kendi yaşadıkları dönemdeki anlamlarını ön plânda tutmuşlar, daha önceki dönemlerdeki anlamlarını ise “lütfen” vermişlerdir. Bu durumda, Kur’an’daki sözcüklerin anlamlarını bu eserlerde öne çıkarılan anlamlar olarak kabul etmek bile, sözcüklerin Kur’an’ın inişinden 5 ilâ 7 asır sonraki anlamlarını kabul etmek demektir. Oysa Kur’an’daki kavramlar, sözcüklerin Kur’an’ın inişinden 5 – 10 asır sonraki anlamları ile açıklanamazlar. Zira Kur’an, indiği çağın insanlarının kullandığı dil ve sözcüklerle inmiştir ve bu çerçevede anlaşılması gerekir.

İşte bu yazımızın konusu, anlamlarının yanlış bilinmesinden dolayı Kur’an’ın doğru anlaşılmasına engel durumdaki yüzlerce sözcükten birisi olan HİKMET sözcüğüdür.

Sözcüğün aslı ” حكمةhıkmet” olup, “ı” harfi ile yazılması gerekirken, ilk yanlış sözcüğün yazılışında yapılmış ve sözcük, “alay etme, kınama, başa kakma, zorbalık” demek olan ve “i” harfi ile yazılan ” هكمةhikmet” ile karıştırılmıştır. Bizim de yazımızda galat-ı meşhura uyarak “hikmet” şeklini kullanacağımız sözcük hakkındaki yanlışlıklar sadece yazılışta kalmamıştır. Sözcüğün anlamında yapılan yanlışlıklar, dine bir sürü saçmalıkların girmesine, ciddî hataların oluşmasına sebep olmuştur. Bu yanlış anlaşılmaların yol açtığı en vahim sonuç ise; yazımızın ilerleyen bölümlerinde görüleceği gibi, peygamberlere din üzerinde teşri (yasama, kanun koyma) yetkisi verilmek suretiyle işlenen şirktir.

İslâm Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi gibi çağdaş eserler ve Süleyman Ateş, Yaşar Nuri Öztürk, Yusuf Kerimoğlu, gibi çağdaş yazarlar, “hikmet” sözcüğünün anlamı olarak sözcüğün kendi anlamına yönelmemişler, maalesef geçmiş zamanlarda birileri tarafından yazılmış kanaatleri “hikmet” diye ortaya koymuşlardır.

Zaman içerisinde, gerçek anlamıyla hiç alâkası olmayan bir çok anlam verilen “hikmet” sözcüğü için, sözlüklerde çokça gösterilen karşılıklar şunlardır:

“Adalet, ilim, hilm, nübüvvet, Kur’an, İncil, Allah’a itaat, dinde ince kavrayış, gereği ile amel, haşyet, anlayış, vera, ilim ve amelde isabet, akıl, sebep, illet, doğru söz, kâmil akıl, yüce bilgi, gizli sır, ne olduğu anlaşılmayan sebep, hakikat ve ancak Allah’ın bilebileceği şey”

“Hikmet” sözcüğü, İslâm düşünürleri tarafından “felsefe” sözcüğünün karşılığı olarak da kullanılmıştır: “… İslâm kaynaklarına göre felsefenin tanımı, hikmetin tanımından çok farklı değildir. … İslâm dünyasında “hakim” nitelemesine en çok değer görülenler bilgiye ve gerçeğe, düşünme yoluyla ulaşmaya çalışan felsefeciler ile benliğin arındırılması yoluyla ulaşmaya çalışan mutasavvıflardır…” (Ana Britannica, cilt: 15 s: 273, “hikmet” maddesi).

“Hikmet” sözcüğüne, bu felsefeciler, tasavvufçular ve tefsirciler marifetiyle verilen anlamlar ise 50′den fazladır:

1- Sözde ve yapılan işte isabet, ilim ve fıkıh.

2- İlim ve amel.

3- Eşyanın manalarını bilmek ve anlamak.

4- Allah’ın işini ve emrini akletmektir.

5- Anlamak.

6- Anlama kuvveti. İcat ve ilim demek olup, eşyanın hakikatlerini varlıkta bulundukları durumda beşeri güç ölçüsünde araştırmak.

7- Eşyayı yeri ve mertebesine koymak.

8- Doğru ve güzel fiillere sabır ve sebatla devam etmektir.

9- Siyasette insanın gücünün yettiği kadar Allah’a uymak.

10- Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak.

11- Allah’ın emrini düşünüp tefekkür etmek ve O’na tâbi olmaktır.

12- İlletsiz işarettir. Yani üzerinde illet düşünülmeyen Hakk Tealâ’dan kayıtsız şartsız gelip, şek ve şüphe, zaaf ve fesat ihtimali bulunmayan, niçin ve neden diye araştırmaya ihtiyaç bırakmayan işarettir.

13- Bütün durumlara hakkı şahit tutmaktır.

14- Din ve dünyanın düzgünlüğüdür.

15- İlâhî bilgi ve sırlar ilmidir.

16- İlham gelmesi için sırrı soyutlamaktır.

17- Nübüvvettir (peygamberliktir).

18- Kur’an’ı, nasih ve mensuhunu, muhkem ve müteşabihini, başlangıç ve sonlarını, helal ve haramını ve örneklerini bilmektir.

19- Kur’an’dır.

20- Bütün ilâhî kitapların içerdiği ve sunduğu bilgidir.

21- Allah korkusudur.

22- Kur’an’ı anlamaktır

23- Allah’ın dini konusunda Allah’tan korkmak, takva sahibi olmaktır.

24- Akıldır.

25- Dinde fakih olmak ve Allah’ın rahmet ve fazlından kalplere koymuş olduğu bir şeydir.

26- Korkudur.

27- Kitap ve sünnet bilgisi ile onların gereğince amel etmek ve her şeyi yerli yerine koymaktır.

28- İnsandaki sağduyu yahut doğru ile eğriyi birbirinden ayırma yeteneğidir.

29- İsabet, ilim, akıl ve fıkıhtır.

30- İlimle ilgili akıl gücünün tüm hâli olup, ifrat ve tefrit arasındaki dengeli, bilimsel aklî bir güçtür.

31- Mevzuun sebeplerini, hakikatini, beşer kudretinin erişebildiği kadar haddi zatında oldukları gibi aramak olan ilimdir.

32- Kendisinde bilgi olan kişinin bu bilgiyi, adaleti tezahür ettiren bir tarzda tatbik etmesini sağlayan tanrı vergisi bir bilgidir.

33- Mantıklı düşünmek gerçekleri araştırmak ve gerçek bilgidir.

34- Vahy nasıl peygamberlere verilen bir armağan ise hikmet de evliyaya verilen bir armağandır.

35- Sünnettir.

36- Zıddı hata olan kavramdır.

37- Fark ediş güçlerinin ortak adıdır.

38- Kesin delildir.

39- Güzel ahlâklar, güzel işler ve Kur’an’da yer alan hakikatlerdir.

40- Şuhûd ve imandır.

41- Kur’an’ın derinlik boyutudur.

42- Öyle bir anlayıştır ki yazılmaz. Ancak ehli tarafından hissedilir.

43- Teorik bilgisi ve faziletli davranış kalıplarıyla, insanın güç yetirebildiği ölçüde nefsini olgunlaştırdığı, nebi vasıtasıyla veya ilhamla aldığı emirlerin tümüdür.

44- Kitabın dış yüzü ile çelişmeyen iç yüzünün beyanıdır. Olaylara Allah’ın iradesini bize izhar ettiği yönde uyum sağlamaktır.

45- Evrenin sırlarını çözmek, ibadetlerin sırlarını kavramak, eşyanın hakikatini anlamak, baktığı yerde Allah’ın ayetlerini, tecellilerini, isimlerin cilvelerini görmek, bütün bu cilvelerden geçip ayetleri aşıp Allah’a ulaşmak, bunun yolunu keşfetmek, bu yolda dosdoğru yürümek, kâinat kitabıyla Kur’an kitabının ve bunların özü olan insan kitabının aynı olduğunu kavrayıp yürüyen kitap olmaktır.

46- Kendisiyle amel edilen dinî kuralların ve şeriatın maksadını, maslahatını, faydasını ve esrarını bilmektir. Bu da, Rasülüllah’ın davranışları, sireti, evinde, ashabı ile beraber, savaşta ve barışta, seferde ve ikamette, darlıkta ve bollukta; kapalı ve açık gelen Kur’an ayetlerinin hükümlerini, esrarını ve faydalarını ortaya çıkarıp, pratik davranış haline getiren sünnettir.

47- Kendisinden faydalanılan şer’î hükümlerdir ki, bu da geçmiş toplumların sonunun düşünerek ibret almak, dinin maslahatını ve şeriatın esrarını kavramak demektir.

48- Kur’an’ın nasihatlarıdır.

49- Anlama ve ilimdir.

50- Hükümlerin kaynağı, ilim, amel ve sözde yakinî bilgi ve kesinliktir

51- Sefehi engelleyen şeydir. Sefeh ise her kötü çirkin şeydir.

52- İnsanı uyaran, harekete geçiren, soylu davranışa çağıran ve kötü olan her şeyden alıkoyan şeydir.

53- Sebep-sonuç ilişkisinin doğru bir biçimde kurulması ve bunun tezahürleridir.

(Kaynaklar: Taberî, İbn-i Kesir, Ebu Su’d, Kurtub’i, Elmalılı, Said Havva, Mehmet Vehbi, Alusî, Cürcânî, Razî, Kınalızade, Kasimî, Koçyiğit, Cerrahoğlu, Mevdudî, Zeccac, Muhammed Esed, Maturidî, İbn Aşur, Merağî, İslâm Ansiklopedisi meb, İslâm Ansiklopedisi TDV, İktibas 201, Bilal Tan; Kur’an’da Hikmet Kavramı, Pınar Yayınları vs.)

“Hikmet” sözcüğünün gerçek anlamı:

” حكمةHikmet” sözcüğü, hemen tüm kitaplarda her nedense sözcük anlamı dışında oluşturulmuş kişisel yorumlarla anlaşılmaya gayret edilmiş olduğundan, doğru anlaşılamamış, üstelik de yozlaştırılmıştır. Aslında “hikmet”in ne olduğunu anlamak için sözcük anlamını bilmek yeterlidir.

“Hikmet” sözcüğü, ” حكمhukm” sözcüğünün bir türevi olup, “Bina-i Nev’i; İsm -ün Nev’i” kalıbındadır. Bu kalıp kullanıldığı fiilin bütün anlamlarını temsil eden bir isim niteliğindedir. Bu kalıptaki bir çok sözcük Arapça’daki anlamlarıyla Türkçe’ye geçmiş ve yaygın olarak kullanılmaktadır. Örnek olarak; “Bid’at, cinnet, fikret, fitne, firkat, gıybet, hizmet, hicret, illet, iffet, kıymet, kısmet, kisve, minnet, mihnet, ni’met, rif’at, ric’at, sirkat, şirket, şiddet, zînet” sözcükleri bu kalıpta olan sözcüklerdir. Diğer taraftan “hikmet”in türetildiği “hukm” sözcüğünden türetilmiş olan; “hâkim, hakem, hâkimiyet, hükümet, muhkem, tahkim, muhakeme, mahkeme, ihkam ve tahakküm” gibi bir çok sözcük de Türkçe’ye geçmiş ve Türkçeleşmiş olarak kullanılmaktadır.

“Hukm” sözcüğüne, sözcük ve terim anlamı olarak bugün elimizdeki Arapça sözlüklerde verilen karşılıklar şunlardır:

- Hükmetmek, yargılamak.

- İşi sağlama almak, sağlamlaştırmak.

- Yüzün ön kısmı, alın, şan, şeref.

- Çağırmak, mahkemeleşmek.

- Hakemlik etmek, tecrübeli uzman.

- Hikmet sahibi olmak, hakim olmak.

Allame İbn-i Menzur’un Lisan ül Arab adlı eserinde (2. cilt, s: 539-543, “Hukm” maddesi), ” حكمhakeme” sözcüğünün esas anlamının ” منعmenea (engel oldu)” demek olduğu yazmaktadır. Bu durumda “hakeme” sözcüğünün mastarı olan “hukm” sözcüğü; “engel olmak” anlamına gelmektedir. Araplar bu sözcüğü “insan veya hayvana mani olmak, onu kontrol altına almak” anlamında kullanmışlardır ve İslâm öncesi Arap şiirinde bunun yüzlerce örneği vardır. Ayrıca hayvanların kontrolünü sağlayan “gem” denilen alete de Araplarca ” حكمةhakeme” denmiştir.

Kur’an döneminde ise bu sözcüğün anlamı biraz özelleşmiş ve sözcük; “zulüme ve fesada engel olmak” anlamında kullanılmıştır. “Hakeme” sözcüğünden türetilen sözcükler de o dönemde özelleşmiş anlama uygun olarak, meselâ;

- hâkim; zulüme ve fesada engel olan kişi,

- mahkeme; zulüme ve fesada engel olunan yer,

- ihkam; zulüme ve fesada engel oldurma,

- muhkem; zulüme ve fesada engel edilmiş şey, anlamında kullanılmıştır.

Sözcüğün Kur’an’ın indiği dönemde, özelleşmiş bu anlamda kullanıldığına dair, peygamberimizin ağzından nakledilmiş meşhur bir hadis bile bulunmaktadır: ” حكّم اليتيم كما تحكّم ولدكHakkimül yetime kema tühakkimü veledeke (Kendi çocuğunu engellediğin gibi yetimi de engelle! Yani kendi çocuğunun zulümüne, fesadına, kötü yetişmesine mani olduğun gibi yetime de mani ol, o da iyi yetişsin, kötü birisi olmasın.)”

” حكمHukm” mastarının tüm türevleri bu anlam ile uyumludur ve Sarf ilmi kurallarına göre yüzlerce hatta binlerce sözcük türetilebilir. Nitekim, “hukm” mastarının farklı türevleri Kur’an’da 210 yerde geçmektedir ve dikkatle incelendiği takdirde hepsinin de “zulüme ve fesada mani olma, engelleme” anlamında kullanıldığı açıkça görülmektedir.

“Hukm” mastarından türemiş olan ” حكمةhikmet” sözcüğü ise, yukarıda bahsettiğimiz gibi “Bina-i Nev’i; İsm-ün Nev’i” kalıbında olduğu için fiilin, yani “zulüme ve fesada engel olma”nın adı olmak durumundadır. Öyleyse “hikmet”; “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş olan; kanun, düstur ve ilke…” demektir.

“Hikmet” sözcüğü, hepsi de gerçek, sözcük anlamıyla kullanılmış olarak Kur’an’da 19 ayette 20 kez geçmektedir. Sözcük Kur’an’da ilk defa, 37. sırada Mekke’de inen Kamer suresinde yer almış ve bu ayetten sonraki ayetlerde geçen “hikmet” sözcüklerinin iyi anlaşılması için Rabbimiz bu ayette “hikmet”in ne olduğunu en güzel şekilde açıklamıştır.

“Hikmet” sözcüğünün geçtiği Kamer suresinin 5. ayeti şöyledir:

Kamer; 5: En üstün seviyede ve yeterli bir hikmet. Fakat uyarılar fayda vermiyor.

Ayetteki altı çizili bölüm, görüldüğü gibi bir cümle olmayıp, bir cümlenin parçasıdır. Bu durumda, sözcüğün ne anlama geldiğini anlayabilmek için, sözcüğün yer aldığı altı çizili bölümün, hangi cümlenin parçası olduğunu ve dolayısıyla sözcüğün öge olarak cümle içindeki konumunu tespit etmek gerekir.

Bilindiği gibi Kur’an’ın her ayeti mutlaka bir cümle değildir. Kur’an’da beş-altı ayetten oluşmuş cümleler vardır. Meselâ beş ayetten oluşan Felâk ve altı ayetten oluşan Nass sureleri, birer cümleden ibaret sureler olarak, bu duruma en güzel ve herkesin bildiği bir örneği teşkil etmektedirler.

İşte burada da birden fazla ayetten oluşmuş cümlenin tespit edilmesi gerekmektedir. Bu amaçla Kamer suresinin 5. ayetinin, 3. ve 4. ayetlerle birlikte değerlendirilmesi, aranan cümleyi ortay çıkarmaktadır:

Kamer; 3: Ve yalanladılar, hevalarına (nefislerinin arzularına, tutkularına) uydular. Halbuki her emir kararlaştırılmıştır.

4: Ant olsun ki, onlara kendisinde alıkoyuculuk özelliği olan nice önemli haberler gelmiştir.

5: En üstün seviyede ve yeterli bir hikmet. Fakat uyarılar fayda vermiyor.

Burada dikkat edilmesi lâzım gelen bir husus da, 3. ayetteki ” امرemr” sözcüğünün, pek çok mealdeki gibi sözcüğün tali (ikincil) anlamı olan “iş” olarak değil, esas (birincil) anlamı olan “emir, buyruk” olarak çevrilmesi gerektiğidir.

5. ayetteki altı çizili ifadenin, hangi başka ifade ile birleşerek bir cümle oluşturduğu konusu, bir çok kişinin üzerinde durduğu bir konudur. Örnek olarak, klâsik kaynakların anası durumundaki İmam Razi’nin açıklamaları şöyledir:

“Ayetteki, “gayesine ermiş bir hikmet” ifadesi hakkında şu izahlar yapılabilir:

1) Önceki ayette gecen, “nice mukim haberler” ifadesiyle Kur`ân`ın kastedildiğini söyleyenler, bu “hikmet-i baliğa” ifadesinin ondan bedel olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, “Andolsun onlara, herbiri gayesine ermiş bir hikmet gelmiştir” demiş olur.

2) Bu ifade, önceki ayetteki mâ edatından bedeldir.

3) Bu, mahzûf bir mübtedanın haberi olup, takdiri, “Bu, bir hikmet-i balığadır” şeklindedir. Mananın böyle olması halinde.mahzûf olan “bu” zamiri hakkında da şu izahlar yapılabilir:

a) Peygamberler gönderme, ilgili delilleri ortaya koyma ve gelip-geçmiş, milletlerin başına gelenlerin haberi ile mevcut insanları uyarmadaki sıralama; bir hikmet-i balığadır.

b) Önemli haberlerin yer aldığı şeyi inzal etmek, bir hikmet-i baliğadır.

c) Yaklaşmakta olan kıyamet ve ona delalet eden deliller, bir hlkmet-i balığadır

d) Bu ifade mansub olarak şeklinde de okunmuştur. Bu durumda, “hal” olur. Bunun zi`l-hâli ise, geçen ayetteki mâ edatıdır. “Bu size bir hikmet-i baliğa olarak geldi” demektir.

Buna göre şayet, “Eğer bu mâ ism-i mevsûl kabul edilirse, marife olur. Bu durumda da onun ” zi`l-hâl” olması yerli yerinde olur. Fakat ifade, “Onlara, kendisinde caydırıcılık özelliği bulunan önemli haberler gelmiştir” manasında olursa, bu mâ, nekire olur. Halbuki “zi`l-hâl`in nekire olması (nahiv bakımından) uygun değildir” denilirse, biz deriz ki bu durumda mâ`nın, ayette, ifadesiyle tavsif edilmiş olması, bunun “zi`l-hâl” olmasını sağlamış olur.”

./.
*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #1 u: Mart 28, 2012, 08:34:55 »


Bize göre ise ” حكمة بالغةhikmetün baliğatün (en üstün seviyede ve yeterli bir hikmet)” ifadesi, üçüncü ayetin son bölümü olan “ve küllü emrin müstekırrun (halbuki her emir kararlaştırılmıştır” ifadesinin devamıdır. Yani “ve küllü emrin” mübtedasının ikinci haberidir (ikinci yüklemidir). Bu durumda iki ifadenin oluşturduğu cümlenin takdiri şöyledir: “Ve küllü emrin müstekırrun hikmetün baliğatün”. Yani; “Halbuki her emir kararlaştırılmıştır, (kararlaştırılmış olan her emir) en üstün seviyedeki yeterli bir hikmettir.” Burada “hikmet” yerine, bu sözcüğün Kur’an’ın indiği dönemdeki özelleşmiş anlamı konacak olursa, ortaya; karalaştırılan her emrin, zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş bir kanun, bir düstur, bir ilke olduğu anlamı çıkmaktadır.

Bu tarz ifadelerin Kur’an’da yüzlerce örneği mevcut olup, bizim yukarıdaki şekilde birleştirdiğimiz ifadelerin de içinde yer aldığı 3-5. ayetlerin birleşik anlamı ise şöyle olmaktadır:

“Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu halde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor.”

Görüldüğü gibi “hikmet” sözcüğü, Kur’an’daki ilk geçişinde; Rabbimizin kullarına verdiği, her biri zulüm ve fesadı engelleyen bir yasa olan “emir” olarak açıklanmıştır. Zulüm ve fesadı engelleyen bu yasaların, yani “hikmet”lerin bir kısmı, İsra suresinde somut olarak örneklenmiştir:

İsra; 23: Rabbin kesin olarak şunları karar altına aldı: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “öf” deme, onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle.

24: Merhametinden dolayı onlara alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Ey Rabbim! Onlar beni küçükten nasıl terbiye ettilerse, Sen de onlara öyle rahmet et.”

25: Rabbiniz içinizdekileri çok iyi bilir. Eğer iyi kimseler olursanız elbette O tam anlamıyla dönenleri bağışlayıcıdır.

26: Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Ve saçıp savurma.

27: Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.

28: Eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak, onlardan (akraba, yoksul ve yolda kalmıştan) yüz çevirirsen, o vakit de onlara yumuşak ve tatlı (onların ağırına gitmeyecek) bir söz söyle.

29: Elini boynuna bağlanmış kılma (cimri olma), onu büsbütün de saçma (israf etme). Aksi halde kınanmış ve yaptığına pişman olur kalırsın.

30: Gerçekten senin Rabbin, kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından gerçekten haberdardır, hakkıyla görendir.

31: Bir de fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de Biz rızıklandırırız. Şüphesiz ki onları öldürmek, çok büyük bir günahtır (suçtur).

32: Zinaya da yaklaşmayın. Şüphesiz ki o iğrençliktir ve kötü bir yoldur.

33: Ve hak ile olmadıkça, Allah`ın haram kıldığı canı öldürmeyin. Kim zulümedilerek öldürülürse, Biz onun velisine bir güç (yetki) vermişizdir. O da öldürmede aşırı gitmesin. Şüphesiz o (dinin kendisine verdiği yetki ile) yardım olunmuştur.

34: Ergenlik çağına erinceye kadar yetimin malına da yaklaşmayın. En güzel bir şekilde olması müstesna. Ahdi de yerine getirin. Şüphesiz ahitte (verilen sözde) sorumluluk vardır.

35: Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve dosdoğru terazi ile tartın. Bu hem daha hayırlıdır ve uygulama olarak daha güzeldir.

36: Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Şüphesiz kulak, göz, gönül, bunların her biri ondan sorumludurlar.

37: Ve yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Şüphesiz ki sen asla yeri yaramazsın ve boyca dağlara erişemezsin.

38: Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir.

39: İşte bunlar (yukarıda belirlenen ilkeler, emirler), Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerden (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden) bazılarıdır. Allah’la beraber başka bir ilâh edinme. Aksi halde kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme bırakılırsın.

Rabbimiz tarafından zulüm ve fesadı engellemeye yönelik olarak konulmuş olan kanun, düstur ve ilkelerden bazıları yukarıda 23. ayetten itibaren sıralanmış ve 39. ayette, bunların “hikmet”ten bir bölüm olduğu açıklanmıştır. O halde “hikmet” sözcüğü, Rabbimizin açıklamaları doğrultusunda anlaşılmalı ve başka arayışlara girilmemelidir.

“Hikmet” sözcüğü Kur’an’da Kamer suresinin 5. ve İsra suresinin 39. ayetleri dışında, aşağıda çevirisini verdiğimiz 17 ayette daha geçmektedir ve bu ayetlerde de “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler” anlamında kullanılmıştır:

Sad; 20: Biz onun mülkünü de pekiştirdik. Ve ona hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) ve hakkı batıldan ayıran sözü söyleme imkânını verdik.

Lokman; 12: Ant olsun ki biz, Lokman’a “Allah’a şükret!” diye hikmet (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler) verdik. Kim şükrederse kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övgüye en lâyık olandır.

Zühruf; 63: İsa apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O halde Allah’a karşı takvalı olun, ve bana itaat edin.

Nahl; 125: Rabbinin yoluna hikmetle (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle) ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir.

Bakara; 129: Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden bir peygamber gönder ki, onlara senin ayetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğretsin, onları arındırsın. Hiç şüphesiz Aziz sensin, hikmet sahibi (zulüm ve fesada engel olacak yasaları koyan) Sensin.

Bakara; 151: Nitekim içinizden size bir elçi gönderdik ki size ayetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size kitabı ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğretiyor. Ve size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.

Bakara; 231: Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini bitirdiklerinde, artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın. Yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak onları tutmayın. Her kim bunu yaparsa kendi nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah’ın ayetlerini oyuncak edinmeyin, Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size kendisiyle öğüt vermek üzere indirdiği kitap ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) hatırlayıp, düşünün. Hem Allah’a takvalı davranın ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilir.

Bakara; 251: Derken, Allah’ın izniyle onları bozdular. Davud, da Calut’u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) verdi. Ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı (bozulur giderdi). Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir.

Bakara; 269: Dilediğine hikmet (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler) verir. Ve kime hikmet verilirse gerçekten ona pek çok hayır verilmiştir. Özlü akıl sahiplerinden başkası da iyice düşünmez.

Âl-i Imran; 48: Ve (Allah) ona kitabı, hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) ve Tevrat ile İncil`i öğretir (öğretecek).

Âl-i Imran; 81: Hani Allah peygamberlerden söz almıştı: “Ant olsun ki size kitaptan ve hikmetten (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden) verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” demişti. Onlar da: “İkrar ettik” demişlerdi. (Allah da): “Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” buyurmuştu.

Âl-i Imran; 164: Ant olsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

Ahzab; 34: Ve evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) anın. Şüphe yok ki Allah her şeyin inceliklerini bilir ve her şeyden haberdardır.

Nisa; 54: Yoksa onlar insanları, Allah lütuf ve kereminden verdi diye mi kıskanıyorlar? Şüphesiz Biz, İbrahim soyuna da kitap ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) vermiştik. Hem de onlara büyük bir mülk (hükümranlık) verdik.

Nisa; 113: Eğer senin üzerinde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu büyüktür.

Cumua; 2: O (Allah), ümmîler (anakentliler; Mekkeliler) içinde, onlar, daha önceden apaçık bir sapıklık içinde iken kendilerinden olan ve onlara Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğreten bir elçi gönderendir.

Maide; 110: O zaman Allah şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile desteklemiştim. Beşikteyken ve yetişkinken insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri), Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrailoğullarına apaçık mucizelerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin: “Bu ancak apaçık bir sihirdir” dedikleri zaman seni, onlardan korumuştum.

“Hikmet”, Kur’an’dan ayrı bir şey değildir:

Kur’an’ı iyi tanımayanlar ve art niyetli kesimler, yukarıda sunduğumuz ayetlerdeki ” الكتاب والحكمةkitabı ve hikmeti …” ifadesinden, “hikmet, Kur’an’dan ayrı bir şeydir” sonucunu çıkarmışlar ve bu sonuca uygun olarak “hikmet”in; “sünnet, hadis, hadis-i kutsi, … (yukarıda 50′den fazla madde halinde sıraladığımız şeyler)” olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Oysa “hikmet” sözcüğü, sözcüğün bu bilgisiz veya art niyetli kişilerin öne sürdükleri anlama gelmediğini açıkça gösteren yukarıdaki ayetler dışında, Âl-i Imran suresinin 79. ve En’âm suresinin 89. ayetlerinde de mastar hâlinde ” الكتاب والحكم والنّبوّة el-kitabe ve-l- hukme ve-n-nübüvvete” şeklinde kullanılmış ve “nübüvvet (peygamberlikten)”ten ayrı bir şey olarak nitelendirilmiştir. Ancak bu husus araştırmacıların gözünden kaçmış ve böylece, peygamberimizden asırlar sonra uydurulmuş ve peygamberimizin adı ile topluma zerk edilmiş hezeyanlar, Kur’an’dan başka bir din kaynağı hâline gelmiş ve peygamberimiz din oluşturmada Allah’a ortak edilmiştir. Kur’an’ı iyi tanımayan veya art niyetli kimselerin bu yöndeki çabaları, sadece kendilerinin şirk batağına düşmeleri sonucunu vermekle kalmamış, ne yazık ki Kur’an’ın arı duru saf dini ile, peygamber dili ile uydurulmuş on binlerce yalanın karıştırılmasından oluşmuş kalp bir dinin ortaya çıkmasına da yol açmıştır.

İşin aslında ise “hikmet”in Kur’an’dan ayrı bir şey olması söz konusu olmadığı gibi, “hikmet” de “kitap” da Kur’an’ın bölümleridir. “Hikmet”in Kur’an’ın içinde olduğunu yukarıda İsra suresinin 39. ayetinde görmüştük. Burada bilmemiz gereken nokta; “kitap” denildiğinde Kur’an’ın bütününün anlaşılmaması gerektiğidir. Çünkü Kur’an’da belirli ayet gruplarına da “kitap” denmektedir:

Hud; 1: Elif-Lâm-Râ. (Bu), Ayetleri hikmet içertilmiş sonra da Hakim (hikmetler koyan), Habîr (her şeyden haberdar olan Allah) tarafından detaylandırılmış bir kitaptır.

Zümer; 23: Allah, sözün en güzelini müteşabih, ikişerli bir kitap halinde indirdirmiştir. Ondan Rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri de, kalpleri de Allah`ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Allah`ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini doğru yola çıkarır. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek yoktur.

Mekke’de 52. sırada inen Hud suresinin 1. ayetinden kitabın tümünün muhkem olduğu yönünde, Mekke’de 59. sırada inen Zümer suresinin 23. ayetinden ise kitabın tümünün müteşabih olduğu yönünde bir anlam çıkmaktadır. Halbuki Âl-i Imran suresinin 7. ayeti, kitabın bir bölümünün müteşabih bir bölümünün de muhkem ayetlerden oluştuğunu bildirmektedir. Öyleyse “kitap” ne demektir?

Aslında Kur’an iyi incelendiğinde, Rabbimizin Kur’an’ı ÜÇ ANA BÖLÜMde tanıttığı görülmektedir. Kur’an’da bu üç ana bölümden bazen biri, bazen ikisi ve bazen de üçü bir arada söz konusu edilmektedir. Bu üç ana bölüm bir arada olarak Kur’an’da; Nisa suresinin 113. ayetinde peygamberimize verilenlerin tasnifi şeklinde, Bakara suresinin 151. ayetinde de peygamberimizin topluma verdiklerinin tasnifi şeklinde açıkça belirtilmiştir:

Nisa; 113: Eğer senin üzerinde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana KİTABI ve HİKMETİ (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) indirmiş ve SANA BİLMEDİĞİN ŞEYLERİ ÖĞRETMİŞTİR. Allah’ın senin üzerindeki lütfu büyüktür.

Bakara; 151: Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik ki size ayetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size KİTABI ve HİKMETİ (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğretiyor. Ve SİZE BİLMEDİĞİNİZ ŞEYLERİ ÖĞRETİYOR.

Ayetlerde vurgulanan ÜÇ ANA BÖLÜM şunlardır:

- Kitap

- Hikmet

- Peygamberimizin ve toplumun bilmedikleri hakkında bilgi

Nisa suresinin 113. ve Bakara suresinin 151. ayetlerinde, üçüncü sırada zikredilmiş olan “peygamberimizin ve toplumun bilmedikleri hakkında bilgi”, birinci ve ikinci sırada zikredilmiş olan “kitap” ve “hikmetin” açılımı değildir. Çünkü söz konusu edilen “bilgi” ayetlerde bedel veya atf-u beyan şeklinde değil, “vav” bağlacıyla, “kitap” ve “hikmet”e ek üçüncü bir madde olarak ifade edilmiştir.

Rabbimizin Kur’an’ üç ana bölümde tanıttığı bizzat Kur’an ile anlaşıldıktan sonraki mesele, bu bölümlerin neleri ifade ettiği meselesidir. Bunun için ise bu bölümlerin ayrı ayrı ele alınmasında yarar vardır:

a) Kitap

“Kitap” sözcüğü; “yazılan-okunan” anlamına geldiği için, bir defa buradan hemen anlıyoruz ki, Kur’an ayetleri ilk vahyden itibaren yazıya geçirilmiştir. İkinci olarak; Kur’an’nın henüz tamamlanmadığı dönemlerde eldeki mevcut olan bölümler de Kur’an’da “kitap” olarak tanımlandığı için anlıyoruz ki, “kitap” sözcüğü Kur’an’ın tamamını temsil etmemektedir. Nitekim yukarıda sunduğumuz ayetlerin bazılarındaki “kitap ve hikmet” kalıbına karşılık, Ahzab suresinin 34. ayetinde; “…Allah’ın ayetlerini ve hikmeti anın” şeklinde “ayetler” sözcüğü kullanılarak bir kalıp oluşturulmuştur. Yani “kitap” ve “ayetler” sözcükleri, Kur’an’ın bölümleri için kullanılmıştır.

Bizim görüşümüze göre “kitap ve hikmet” kalıbıyla verilen ayetlerdeki “kitap”; Zümer suresinin 23. ayetinde bahsedilen “müteşabih kitap”tır. Yani mucize nitelikli, anlamları gayet açık olmasına rağmen birbiriyle benzeşen bir çok anlamı ifade edebilen eşsiz sanat mucizeleri konumundaki müteşabih ayetlerin oluşturduğu Kur’an bölümüdür.

b) Hikmet

“Hikmet”in ne olduğunu, Kur’an’da hangi anlamda kullanıldığını (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler), yukarıda Kur’an kaynaklı olarak ayrıntılarıyla sunmuş idik. Ayrıca bilmekteyiz ki, Kur’an’da Hud suresinin 1. ayetinde olduğu gibi başka ayetlerde de, Kur’an için “hakim /hikmetler sahibi” ifadeleri kullanılmıştır. Bu bilgiler ışığı altında bize göre “hikmet”; Kur’an’ın ikinci ana bölümünü oluşturan MUHKEM (hikmet içeren) AYETLERdir.

c) Peygamberimizin ve toplumun bilmedikleri hakkında bilgi

Bu gruptaki ayetler, muhkem ve müteşabih olmayan, bizleri bilgilendiren ve ibret almamızı sağlayan, haber ve kıssa ayetleridir. Bu ayetleri bize yine Kur’an tanıtmaktadır:

Hud; 49: İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onları bundan önce ne sen bilirdin, ne de kavmin/ toplumun. O halde sabret, akıbet (final) kesinlikle takva sahiplerinindir.

Yusuf; 3: Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki sen bundan önce kesinlikle haberi (bilgisi) olmayanlardandın.

Yusuf; 102: İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip mekir (kötü plan) yaparlarken sen yanlarında değildin.

Kasas; 44: Musa’ya o emri vahyettiğimiz sırada sen batı yönünde değildin. Şahitlerden (hazır bulunanlardan, görenlerden) de değildin.

Kasas; 45: Ama Biz nice nesiller var ettik de, onların ömürleri uzadıkça uzadı. Sen onlara ayetlerimizi okuyarak, Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin; Fakat Biz (elçi) gönderenleriz..

Kasas; 46: (Musa’ya) seslendiğimiz zaman da, Tur`un yanında değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı (peygamber) gelmeyen bir kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik). Umulur ki öğüt alırlar.

Âl-i Imran; 44: İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. (Yoksa) “Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak?” diye kalemlerini (kur’a için) atarlarken sen yanlarında değildin. Tartışırlarken de sen yanlarında bulunmadın.

Şura; 52: İşte biz böylece emrimizden olan ruhu vahyettik. Yoksa sen “kitap nedir? İman nedir?” bilmiyordun. Fakat biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen de doğru bir yola götürüyorsun.

Sadece Kur’an’a dayanarak yaptığımız bu tahlil sonucuna göre; kitap, hikmet ve bilgi ayetleri, Kur’an harici bir şey olmayıp, Kur’an’ın parçalarıdır. Kur’an’ı doğru anlamak isteyenler “hikmet” sözcüğünü “sözcük anlamıyla” ele almalı, sonradan üretilen anlamlar ve kavramlar için ise başka adlar bulmalıdırlar.

Allah, doğrusunu en iyi bilendir.



Hakkı YILMAZ
*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #2 u: Mart 28, 2012, 08:40:55 »


KUR'AN'IN IZAFIYET TEORISINDEN HABER VERMESI

İzafiyet teorisi denilince hemen hatırımıza Einstein gelir.

Onun matematik ve fizik formüllerine oturttuğu teori: Zaman, mekan, hareket, çekim, v.s. gibi bütün fiziki olayların izafi olduğu esasına dayanır.

Einstein’a göre: zaman; bağımsız ve mutlak değil, izafidir.

Mesela, dünya senesine göre 50 yıllık bir uzay yolculuğuna çıktığımızı düşünelim. Uzay gemisi çok hızlı olduğundan bu seyahati kendi saatiyle bir ayda tamamlamış olsun. Bu yolculuk sonunda, uzay gemisinde yolculuk yapan kişi fiziki bakımdan ancak bir ay yaşlanırken, dünyadakiler 50 yaş büyümüş olacaklardır.

Şimdi geldik Kur’an’ın bu teoriden haber veren ayetine: Kehf mağarasında uykuya dalan yedi arkadaşın kıssasını hepimiz biliriz. Bu kıssa Kehf suresinde anlatılmaktadır. Bu 7 arkadaş 309 sene mağarada uyuya kalmış ve uyandıklarında da ayetlerin ifadesiyle birbirlerine şöyle sormuşlardı:

“Ne kadar uyuduk acaba? Diğeri dedi: bir gün veya bir günün bir kısmı kadar. İçlerinden biri ise “ ne kadar uyuduğumuzu rabbimiz daha iyi bilir demişti.”

İşte bu olay fizikteki izafiyet teorisine ışık tutmakta, zamanın izafiliğine dikkat çekmektedir. Çünkü mağaradakiler bir gün veya daha az uyuduklarını zannetmekteydiler. Gerçekten de üzerlerinde akşam yatıp, sabah kalkan kimselerin eseri vardı. Onca zaman geçtiği halde ne yaşlanmışlar, ne de elbiseleri çürümüştü. Oysa onlar için bir gün veya daha az olan zaman, mağaranın dışındakilere göre tam 309 senedir.

Demek ki zaman izafidir. Zaman kâinatın her yerinde aynı değildir. Bu olayda bir incelik daha vardır. İsterseniz hadisenin bahsedildiği ayetin mealine bakarak inceliği kavramaya çalışalım:

“Onlar mağaralarında 300 yıl kaldılar ve buna 9 sene daha kattılar.”

Niçin acaba Cenab-ı Hak doğrudan doğruya 309 sene dememiştir de “300 yıl kaldılar ve buna 9 sene daha kattılar” buyurmuştur?

İşte bu ifadede ki hikmet zamanın geçmesi ve modern ilmin gelişmesiyle ancak keşfedilebilmiştir.

O da şudur: bilindiği gibi güneş yılı yaklaşık 365, ay yılı ise 355 gündür. Arada 10 günlük bir fark vardır. Bu demektir ki 33 sene de bir, ay yılı güneş yılına göre bir senelik fark yapmaktadır. Güneş yılı 33 iken, ay yılı 34. yılına girmektedir. Bu, yüz senede 3 sene, 300 senede ise 9 sene fark demektir. Kısacası güneş yılı 300 seneyse, ay yılı 309 senedir.

İşte Kur’an’ın işaret ettiği bu sırrı ancak çağımızın insanları anlayabilmişlerdir. Ayet bize sadece bir olayı anlatmakla kalmamış, izafiyet teorisini ve güneş yılı ile ay yılı arasındaki farkı da göstermiştir.

Ayrıca izafiyet teorisinden açıkça bahseden şu ayetlere de dikkatinizi çekiyoruz.

“Rabbinin katında bir gün, sizin hesabınıza göre bin yıl gibidir” (Hac: 47)

“O, göklerden yere kadar ger işi yerli yerince tedbir ve idare eder. Sonra bütün işler, sizin gününüzle bin sene kadar uzun olan kıyamet gününde Ona arz edilir” (Secde: 5)

“Melekler ve Cebrail, oraya, bir günde yükselip çıkarlar ki, o mesafenin uzunluğu dünya senesi ile elli bin yıldır” (Mearic: 4)(alıntı )

Kur'an'ın uçak ve hava taşıtlarından haber vermesi Sebe suresi 11. ve 12. ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:

“Rüzgârı da Süleyman’a boyun eğdirdik ki, sabahtan bir aylık, öğleden sonra da bir aylık yol giderdi”

Yani Süleyman (a.s.) sabah kahvaltısını yapar, emrine verilen rüzgâra biner, öğle yemeğini bir aylık uzaklıkta bulunan İstahır şehrinde yerdi. Öğleden sonra tekrar rüzgâra biner, yine bir aylık mesafede bulunan Kabil’e giderdi. Bu yaklaşık 1800 km.lik yol demekti.

Bu mucize kuşlar gibi uçulabileceğini göstermekte. Adeta insanlara şöyle demektedir:

“Ey insanlar tembelliği bırakıp çalışınız. O kadar çalışınız ki, uçabilesiniz. Kuşlar size örnek olsun, Süleyman peygamberin mucizesi sizin deliliniz olsun. Onu biz uçurduk, siz de yeryüzüne koyduğumuz kanunları kullanarak uçabilirsiniz”

İşte Süleyman (a.s.) rüzgâra binip uçarak insanlara uçuş yolunu açmıştır. Sonra uçaklar yapılmış, füzelerle uzayın derinliklerine gidilmiştir. (alıntı )

Kur'an'ın elektrikten haber vermesi Nur suresi 35. ayette şöyle buyrulmuştur:

“Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali bir lamba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fanus içindedir.

Cam fanus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, ne doğuya ne de batıya ait olmayan mübarek bir ağacın yakıtından tutuşturulur. Onun yakıtı, kendisine ateş do-kunmasa bile ışık verecek kabiliyettedir. O nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur.

İnsanlara da Allah böyle misaller verir. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

Her ayetin birçok manası olduğu gibi bu ayetin de birçok manaları vardır. Biz sadece fen ilimleri yönünden ayetin işaret ettiği bir noktaya bakacağız. Ayette geçen şu tabirlere dikkatinizi çekmek istiyoruz:

“Cam bir fanus içinde…”

“Ateş dokunmasa da ışık verecek…” Yani öyle bir şey olacak ki, ateşsiz yanacak.

“İnci gibi parlayan bir yıldıza benzer…” Yani bir yıldız gibi ışık verecek.

Ayetin adeta “elektrik” dediğini duyar gibiyiz.

Nitekim hemen hemen bütün İslam âlimleri bu ayetin elektriğe işaret ettiğini bildirmektedir.

Hatta Malik binnebi meselenin detaylarına kadar inmekte, fanusu projektöre, lambayı flamana yani cereyanın geçtiği akkor tele, kandili de ampule benzetmekte ve ayeti şöyle manalandırmaktadır:

“Ateş dokunmasa da ışık, içinde akkor telleri bulunan bir ampulü ihtiva eden bir projektörden yayılmakta ve ne doğuda ne de batıda bulunmayan bir ağacın yakıtından tutuşturulmaktadır.”

Ayrıca bu ayetin ebced hesabıyla değeri 1867 eder ki elektriğin yaygınlaşmaya başladığı yılları gösterir.

Yine ayette geçen ağaç kelimesinin karşılığı “şecer”dir. Şecerin hem ağaç hem de “çekişme” manası bulunmaktadır. Mesela Nisa suresi 65. ayetindeki “şecer” kelimesi çekişme manasındadır. Bu ayetteki “şecer” kelimesine çekişme manası verildiğinde elektriğe olan işareti daha da kuvvetlenmektedir. Çünkü elektrik hadisesi bir nevi çekişmenin ifadesidir.

Şöyle ki: Bir atomda normal hallerde protonla elektron ara-sında bir denge bulunur. Ancak dış bir tesirle bir elektron alınır veya ilave edilirse o zaman denge bozulur ve çekişme meydana gelir. Bu çekişme hadisesi elektriği meydana getirir. Ve çekişme durmaksızın devam ettirilirse sürekli bir elektron akımı meydana getirilmiş olur.

Ayette geçen “Ne doğuya ne de batıya ait olmayan mübarek bir ağacın yakıtından tutuşturulur” ifadesinden merkezi bir sisteme yani enterkonnekteye işaret edilmektedir. Tek bir yere bağlı olmayan böyle bir sistemle, sadece belli şehirleri değil, dünyanın dahi aydınlatılabileceğini göstermektedir.

İşte bu ayet diğer zengin manaları yanında elektriğe işaret etmekte, adeta insanlara şöyle ferman etmektedir: “Ey insanlar! Kur’an-ı Kerim de şu şekli ve ne iş yapacağı anlatılan aleti yapıp ondan faydalanın”


(Alıntı ilmedavet) 

*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #3 u: Mart 28, 2012, 08:49:20 »


KUR'AN-I KERIM'DE GEÇEN BAZI KELIMELER ARASINDA SAYISAL UY-GUNLUK VE DENKLIK VARDIR


Buna "Kelimelerin geçiş adetleri arasındaki tevafuk" denir.

Birbirine benzer veya zıt manada ki kelimeler aynı adette zikir edilmiştir.

Bunu, bir beşerin düşünmesi ve yapması mümkün değildir. O halde Kur'an, "Kelimelerinin geçiş adetleri arasındaki tevafukun" şehadeti ile Allah'ın sözüdür. Kur'an'da geçen tevafuklardan bazıları şunlardır;

-Kur'an'da "Gul" yani "de" emri 332 defa geçer, bu emrin "dedi, dediler" gibi fiil olarak kullanışı yine 332 defadır. Yani Allah "de" diyerek 332 defa emretmiş ve tam bu emre 332 defa icabet edilmiştir.

-Yedi gök manasındaki "seb'a semâvat" tabiri gökler adedince; 7 defa geçer.

-Ay manasındaki "şehrun" kelimesi, bir yılın ayları kadar; 12 defa geçer.

-Gün manasındaki "yevm" kelimesi, bir yılın günleri kadar; 365 defa geçer.

-"Günler manasındaki "eyyam" tabiri ise bir ayın günleri sayısınca; 30 defa geçer.

-İman 25 defa, zıttı olan küfür 25 defa.

-Melek 88 defa, şeytan 88 defa.

-Dünya 115 defa, ahiret 115 defa.

-İblis 11 defa, istiâze yani "Allah'a sığınmak" 11 defa.

-Harp 6 defa, esir 6 defa.

-İnsanın yaratılış maddeleri olan "nutfe" 12 defa, "Tin" yani toprak 12 defa.

-Hesap 29 defa, adalet manasındaki Adl 14 ve Kıst 15, toplam; 29 defa; yani hesap adaletin gereğidir.

-Mağfiret yani affetmek 234 defa ceza ise, Allah'ın affı gazabını geçtiğinden mağfiretin yarısı kadar 117 defa.

-İslam, Kur'an ve vahiy kelimeleri türevleriyle 70 şer defa.

- Salat yani "namaz" 67 defa ve zekât 32 defa olmak üzere toplam 99 defa zikir edilmiştir. Bu esma-ül hüsna sayısına denk gelir.

-Salat türevleriyle 99 defa, esma-ül hüsna adedince zikir edilmiştir.

-Firavun 74 defa zikir edilmiştir. Buna karşı, sultan 37, ibtila yani (imtihan) 37 defa, toplam 74 defa Kur'an'da geçmiştir. Yani firavun, imtihan olmuş sultandı.

-Sabır 12 defa, sıkıntı 12 defa.

-Ebrar yani (iyiler) 6 defa eşrar yani (kötüler) 3 defa.

-Şems yani (güneş) 33 ve nur 33 defa.

-27 peygamberin ismi 513 defa tekrar edilmiş, buna karşı "Resul" kelimesi türevleriyle 513 defa zikir edilmiş.

-Zulüm 15 defa Kıst yani (adalet) 15 defa.

-Rahmet 79 defa, hidayet 79 defa, yani hidayet rahmetin bir tecellisidir,

-Hıyanet 16 defa, habis 16 defa.

-Zekât 32 defa, bereket 32 defa, yani zekât berekete sebeptir.

-İnsan kelimesi 65 yerde zikredilmiş, buna karşı insanın yaratılış safhaları da 65 ayette anlatılmış.

-Bitki 26 defa, ağaç 26 defa.

-Şarap 6 defa, sarhoşluk 6 defa.

-Yaz 5, sıcak 5, kış 5 ve soğuk 5 defa

-Zengin 26, fakir yarısı kadar 13 defa.

-"Sizi yarattı" tabiri 16 defa, "ibadet edin" tabiri 16 defa, yani yaratılmak ibadet etmeyi gerektirir.

-Rahim 114 defa, Rahman yarısı kadar 57 defa.

-Fiil 108 defa, Ecir yani (ücret) 108 defa.

-Hayat 145 defa, ölüm 145 defa.

-Fayda 50 defa, zarar 50 defa.

-Musibet 75 defa şükür 75 defa.

-İnfak 73 defa, rıza 73 defa.

-Dalalet 17 defa, ölüler 17 defa.

-Sihir 60 defa, fitne 60 defa.

-Akıl 49 defa, nur 49 defa.

Şimdi insaf ile düşünelim; bir beşerin, hele hele ümmî olan, okuma yazma bilmeyen bir beşerin bu tevafukları düşünerek yapması mümkün müdür?

Eğer yapabilseydi, elbette yaşadığı asırda bunlardan bahse-der ve iddiasını ispata çalışırdı.

Hâlbuki bu benzerlikler onun zamanından asırlar sonra, Kur'an'ı kelime kelime, harf harf inceleyen âlimler tarafından bulunmuştur. Demek bu işe o peygamberimizin iradesi ve ihtiyarı karışmamıştır.

O halde bu kitap Allah'ın kelamıdır ve onun sözüdür. Ondan başka kimse bu kitaba sahiplik iddiasında bulunamaz.

Ve gözünü kapatarak bu kitaba haşa bir beşer sözü diyenler, asla Kur'an'ın bu meziyetlerini izah edemezler. Onların hali, güneşe karşı gözünü kapatarak, güneşi inkâr eden ve kendine gece yapan ahmak insanların hali gibidir.


Kaynak: İslam BAHCESİ
*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #4 u: Mart 28, 2012, 08:54:16 »


TEVHID: ANLAM VE MÂHIYETI

Türkçede ‘birlemek’ şeklinde ifade edilen ‘tevhid’, Arapça ‘vahd’
kökünden türemiş bir mastardır. ‘Tevhid’ sözlükte, bir şeyin ‘bir’ olduğuna hükmetmek, onu ’bir’ olarak bilmek,
bir şeyi diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak, birlemek gibi anlamlara gelmektedir. Kavram olarak ‘tevhid’, mutlak anlamda Allah’ın bir olduğunu bilmeyi, O’ndan başka ilâh bulunmadığına, ortağı ve benzeri olmaktan uzak bulunduğuna inanmayi ifade eder.

‘Tevhid’ en geniş anlamıyla ‘bir’ Allah inancının, insanların düşündüğü bütün ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün, tek
Yaratıcı, tek Rab tanımanın açıkça ortaya konulmasıdır. ‘Tevhid’ aynı zamanda alemlerin Rabbi Allah (cc)
tarafından insanlara gönderilen ilâhí dinin adıdır.
Şirk’i anlatırken söylediğimiz gibi, insanlar ya Tevhid Dinine, ya da şirk dinlerine inanırlar. Üçüncü bir yol yoktur insanın hayatında.

Şirk, nasıl insanların kendi heva ve heveslerinden uydurdukları bütün dinleri tanımlıyorsa; ‘Tevhid’ de Allah’ın vahy yoluyla gönderdiği dini tanımlar.

‘Tevhid’ hem inanç açısından Allah’ı zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ‘bir’lemek, hem de ibadeti yalnızca Allah’a mahsus kılmaktır.
Allah’ın birliğini ifade eden ‘tevhid’ kavramı Kur’an’da geçmemektedir. Allah’ın birliği Kur’an’da, ‘Vahid’, ‘Ehad’ gibi sıfatlarla ve başka tarzla açıklanmaktadır.

Allah’ın birliğinden, sıfatlarından ve diğer iman konularından bahseden ilme ‘kelâm’ denilir. ‘Tevhid ilmi’ kelâm ilminin diğer adıdır.
Çünkü Tevhid ilmi ağırlıklı olarak Allah’tan ve O’nun insanlara gönderdiği inanç esaslarından bahseder.

Edebiyatta ‘tevhid’; Allah’ın birliğinden ve yüceliğinden bahseden, bunlardan söz eden, konusu bu gibi şeyler olan şiir çeşitlerine denir. [1]

_________________________
[1] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 717
*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #5 u: Mart 28, 2012, 08:58:27 »


ALLAH'IN (C.C.) VARLIĞINI ISPAT EDEN BÜTÜN DELILLER

Allah'ın varlığını ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Kur'an'ın da Allah'ın kitabı olduğunu ispat eder.

Zira bu dünyayı mükemmel bir şehir ve muntazam bir saray hükmünde yaratan Allah, hiç mümkün müdür ki, o şehirde ve o sarayda ki, en ehemmiyetli misafirleriyle ve dostlarıyla konuşmasın ve görüşmesin?

Madem bilerek bu sarayı yapmış ve irade ve dilemesiyle nizama sokmuş ve süslemiş, elbette nasıl ki yapan bilir, öyle de bilen konuşur.

Madem bu sarayı ve bu şehri bize güzel bir misafirhane ve ticaret yeri yapmış; elbette bize karşı münasebetlerini ve bizden arzularını bildirecek ilâhi bir kitabı bulunacaktır.

Hem hiç akıl kabul eder mi ki; bu kâinatı yaratsın da, kâinattaki ilahi maksatları bir ferman ile bildirmesin.

Ve kâinatın tılsımını açacak olan; "mahlûkat nereden geliyorlar? Ve nereye gidiyorlar? Vazifeleri nedir? Ve niçin böyle kafile kafile buraya gelip bir parça durup göçüyorlar?" gibi dehşetli sorulara, hakikî cevabı verecek bir kitabı göndermesin?

Hâşâ! Böyle bir kitap gönderilmemiştir demek; tüm bu soruların cevapsız bırakılması ve insanın bu dünya da başıboş olduğunu kabul etmek, demektir.

Şimdi bütün bu sorulara cevap verecek Kur'an'dan başka bir kitap gösterilebilir mi? Elbette hayır! O halde Kur'an, kâinatın yaratılışındaki sır perdesini aralamakla, kâinatı yaratan zatın emir ve yasaklarını bildirmekle ve kâinatın tılsımını açmakla, bu kâinat sahibinin kitabı olduğunu bizlere göstermektedir.

O halde şöyle desek: "Kur'an-ı Kerim Allah'ın kitabıdır. Çünkü kâinatta intizam vardır." Yani kâinattaki intizamı, Kur'an'ın hak kelam olduğuna delil getirsek, bu söz doğrudur. Zira bizler bu söz ile kâinatta ki intizamı, Allah'ın varlığına ve birliğine delil yaptık. Eğer Allah olmasaydı, ya da -hâşâ- ortağı olsaydı, intizam olmazdı. Zira bir memlekette iki padişah, bir ilde iki vali ve bir köyde iki muhtar olamaz. Eğer olursa, karışıklık olur. Zira bir işe çok eller karışsa, karıştırır. Ve madem âlemde karışıklık yoktur, intizam vardır, o halde Allah vardır ve birdir. Ve madem Allah vardır, o halde yukarıda, sadece bir kısmını zikrettiğimiz sebeplerden dolayı bir kitabı ve konuşması olacaktır. Ve madem Kur'an bu maksatlara hizmet etmektedir, o halde Kur'an Allah'ın kitabıdır.

Dolayısıyla, Kur'an'ın her bir delilini kullanarak, Allah'ın varlığını ispat edebileceğimiz gibi, Allah'ın varlığını ispat eden bütün delilleri de, Kur'an'ın Allah'ın kitabı olmasında kullanabiliriz.

O halde Kur'an'ın delilleri had ve hesaba gelmez. Zira Allah'ın varlığının delilleri, mahlûkatın nefesleri adedincedir. (alıntı ilmedavet)
 

Kaynak: İslam BAHCESİ
*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #6 u: Mart 28, 2012, 09:02:37 »


YOKSA SIZ ÖYLE MI ZANNETTINIZ?

Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır. (Bakara 214)

Hayat bir oyun yerimi?
Dünya denilen alem sadece bir durak değil mi
son durak görülmüyor mu derinlemesine bakıldığı zaman

Her sıkıntı her dert bir derman çıkarmıyor mu
ya da kötü olmadan iyinin değeri nerden ölçülür.

bağışlaması ikramı kadar cömert bir İLAH var!
Sadece sınanıyoruz.
Sadece biraz sabır gerekiyor.

Günah işlemeyen bir kul mu var şu fani alemde.
Peki asıl soru şu.
Korkmalımıyız günahlardan.
Yoksa günahkar olmaktan mı korkmalıyız.

Her günahın ardında tövbe eden bir kulu
melekler kıskanır.
Şirk hariç her günah dönüyor iken

Kaynak: İslam BAHCESİ
*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #7 u: Mart 28, 2012, 09:07:33 »


ARININ KARINCIKLARI VE BALIN ŞIFASI

Sonra meyvelerin her türünden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollara koyul. Onun karınlarından renkleri çeşit çeşit bir içecek çıkar ki, insanlar için onda şifalar vardır. Şüphesiz, aklını çalıştıran bir topluluk için bunda bir delil vardır.

16 Nahl Suresi 69.


Uzunluğu 1-3 cm arasında değişen arının vücudu baş, göğüs ve karın olmak üzere üç bölümden oluşur. En arkadaki karın bölümü gövdenin öbür bölümlerinden daha uzundur ve halka biçimindeki bölütlerden oluşur. Ayette tekil dişi arıda, "karınlar" olduğu vurgulanmaktadır. Ayetin Arapça'sında bu "butuniha" ifadesiyle belirtilir. Kelimenin sonundaki "ha", dişi ve tekil şahısı belirtir. Eğer çoğul dişi arılardaki karınlar vurgulanmak isteseydi bu ifade "butunihinne" olur idi. Böylece ayet arının bölütlü, parçalı karın yapısına da işaret etmektedir. Bu parçalı karın yapısıyla arı "karınların" sahibi olarak nitelenmektedir. Arıların bu karın yapısının iç kısmında birine bal torbası ve diğerine de kursak adı verilen iki mide vardır. Arı çiçeklerden aldığı bal özünü önce kursağında bal haline getirir. Arının karın bölgesi bir kimya laboratuarı gibi çalışmakta ve bal üretmektedir.

Balın rengi gerçekten de ayette geçtiği gibi çeşit çeşittir. Bu renk, iklim, mevsim, hava koşulları ve alındığı kaynaklara bağlı olarak çok değişik görünüştedir. Beyazdan tutunuz da esmer (pekmez rengi) ve kahverengiden yeşile kadar çeşitli renklerde ballar vardır. Bu renklerin en hoşa gideni bal rengi de denilen açık altın sarısıdır. Balcılık alanında modern ve titiz çalışması olan ülkeler balın rengini saptamak için tespit edilmiş bir renk cetveli kullanmaktadır.

ARILARIN DANSI

İncelediğimiz ayetin başında, dişi bal arısının bal yapabilmek için bitkilerin özünü toplamasına işaret edilir. Gerçekten de ayette söylendiği gibi dişi olan işçi arılar bal yaptıkları gibi, bu balın ham maddesini bitkilerden toplamak da dişi olan bu işçi arıların görevidir. Arıların bal özlerini toplama aşamalarında birbirinden ilginç, inanılmaz olaylar gerçekleşmektedir.

Çiçeklerin yerini bulan arı, bulduklarını haber vermek üzere diğer arıların yanına döner. Bu arı, dans ederek diğer arılara balın ham madde kaynağının koordinatlarını bildirir. Arı yaptığı dans yoluyla verdiği mesajlarla, kaynağın hem doğrultusunu, hem de uzaklığını eksiksiz olarak diğer arılara iletir. Belli bir yaşa gelmiş insanlar 6 haftada bir dans kurunu bile bitirememektedirler. Oysa sadece 6 hafta yaşayan arı yaptığı dansları bir iletişim aracı olarak kullanabilmektedir.

Arının dansı kadar, kovanına dönerken yaptığı hesaplar da çok ilginçtir. Balın ham maddesinin kaynağını sadece Güneş'e göre tarif etmesi mümkün olan arı kovana dönene kadar Güneş her 4 dakikada 1 derece yer değiştirir. Arı Güneş'in bu yer değişimini hem besini bulurken, hem kovana en kestirme yönden dönmesi gerekirken hesaplar. Arı hedefinin peşinde ne kadar dolaşırsa dolaşsın, en kestirme şekilde kovana dönerken, Güneş'in ne kadar yer değiştirdiğini hesaplamak zorundadır. Arı bu hesabı da kusursuz yapmaktadır. Arının tüm bu hesapları, kovan içindeki tüm bu uyum; ne tesadüflerle, ne de 6 hafta yaşayan arının eğitilmesiyle açıklanabilir. Arı tüm bu görevleri kendisine öğretilmiş olarak doğmaktadır. Yaratıcı, arıyı en mükemmel şekilde programlamıştır.

BALDAKİ ŞİFA

Dişi olan işçi bal arılarının üretimi olan balın, insanlar için ne kadar faydalı bir besin kaynağı olduğu ayette belirtilir. Balın şifa olduğu günümüzde tüm tıp otoritelerince tartışmasız olarak kabul edilmektedir. Bal hem birçok vitamine, hem kalsiyum, potasyum, magnezyum, sodyum, fosfor gibi birçok minerale, hem bakıra, iyota, demire, çinkoya, hem de bazı hormonlara sahiptir.

Bal, içindeki şekerlerin bir başka cins şekere dönüşebilme özelliği sayesinde kolayca sindirilir. Bal, içerdiği serbest şekerler ile beynin çalışmasını kolaylaştırır. Kan yapımına, kanın temizlenmesine, kan dolaşımının düzenlenmesine yardımcı olur. Bal, vücudumuzun iç mekanizmasının daha iyi çalışması için yenilerek kullanıldığı gibi, kozmetikte ve cilt hastalıklarında vücuda dıştan sürülerek kullanılır. Balın iyileştirdiği söylenen hastalıklar saymakla bitmez.

Balın şifa kaynağı olduğu birçok toplumda düşünülmüştür. Bu yüzden Kuran'ın bu konuda söylediğinin, Kuran'ın indiği dönemde bilinmediğini söylemiyoruz. Fakat şuna dikkat etmeliyiz ki, Peygamberimiz döneminden gelen uydurma hadislerde deve idrarının içilmesine, bu idrarın şifa olduğuna dair sözlere de rastlıyoruz. Kuran o dönemin bu uydurma şifa kaynaklarına gönderme yapmamış, bal gibi günümüzde hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir maddeyi şifa olarak insanlara sunmuştur. Eğer Kuran kendi döneminin heyecanlarıyla yazılmış bir uydurma olsaydı, içinde elbette kendi döneminin safsatalarını içeren böylesine yanlışlar da olacaktı.

Kuran arılarla ve balın yapımıyla ilgili hiçbir yanlış izah yapmadığı gibi, kovan yapma, balın ham maddesini toplama, bal yapma gibi görevleri dişi arıların yaptığını belirterek indiği dönemdeki insanların bilemeyeceği bir gerçeği de açıklamıştır. Ayrıca bu dişi arının, bölmeli karınlardan oluşan anatomik yapısına da "bir tek dişi arıda çoğul karın" ifadesi kullanılarak işaret edilmiştir. Arının ve diğer böceklerin fizyolojik yapısını incelemeye dair bir geleneğe rastlanmayan bir dönemde bu ifadenin olması da çok ilginçtir.

Arının kovandaki iş bölümünü, arının tüm marifetlerini anlatmaya bu kitabın hacmi yetmez. Bu tek başına bir kitap konusudur. Arının kovanı havalandırması, belirli bir nem ve ısı oranını sağlaması, kovan içinde mükemmel bir hijyenik ortamı oluşturması, kovanda nöbet beklemesi, yabancı maddeleri kovandan atış yöntemleri, salgıladığı balmumu, propolis, süt gibi maddeler birbirinden hayret verici ve mükemmeldir. Altı hafta yaşayan arı, tüm bu mükemmel özelliklere doğuştan nasıl sahip olmaktadır? Bilinçli bir Yaratıcı olmadan arının bu bilgileri kendi kendine tesadüfen elde etmesi hiç mümkün olabilir mi ? Kuran'ın dikkat çektiği arının, yaptıklarını her inceleyen, arının şahsında Allah'ın mükemmel bir sanat eserini görecektir.


Sizin yaratılışınızda ve her yana yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir toplum için deliller vardır.

45 Casiye Suresi 4.

Kaynak: İslam BAHCESİ
*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #8 u: Mart 28, 2012, 09:11:46 »


DÜNYANIN VE UZAYIN ÇAPLARI

Ey cinler ve insanlar topluluğu! Göklerin ve yeryüzünün çaplarını aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa aşıp geçin. Ancak üstün bir güçle geçebilirsiniz.

55 Rahman Suresi 33.


Ayette "çapları" diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça'sı "aktar" dır. Arapça "çap" anlamına gelen "kutur" kelimesinin çoğulu olan "aktar", göklerin ve yeryüzünün birçok çapı olduğunu ifade etmektedir. Arapça'da ikiliği belirten özel çekim de mevcuttur, “aktar” kelimesi çoğulu ifade ederek hem tekil hem ikilik vurgusundan ayrılmaktadır. Bu inceliğe dikkat etmeliyiz. üç boyutlu cisimlerde "çaptan" ancak küremsi yapıların içinde bahsedebiliriz. Düzgün bir kürede ise “çaplardan” bahsetmek yanlış olur, düzgün bir kürede ancak bir tane "çap" vardır. Bu ayette “çaplar (aktar)” kelimesinin nasıl yerli yerinde, ince bir bilgelikle kullanıldığına tanık oluyoruz.

Üstelik bu ayet, Dünya'nın geoit yapısına işaret ettiği için önemlidir. Dünya'nın küresel yapısı ile ilgili şüpheler ancak Newton'un ortaya koyduğu yerçekimi yasalarıyla yok olmuştur. Bundan önce Dünya'nın alt tarafında kalan insanların, canlıların,denizlerin aşağı düşeceği sanılıyor, Dünya'nın küre olduğu fikrine itiraz ediliyordu. İsaac Newton'un çekim kuvvetini açıklamasıyla, Dünya'nın çekimiyle, denizlerin, insanların ve diğer canlıların Dünya üzerinde durduğu; Dünya'nın altı ve Dünya'nın üstü kavramlarının anlamsız olduğu anlaşıldı. Newton'un "Principa" eserinde ortaya koyduğu bu açıklamalarla, Dünya'nın küresel yapısına gelen itirazlar anlamını yitirdi, fakat hâlâ Dünya'yı birçok kişi düzgün bir küre sanıyordu. Yani Newton'un bu açıklamalarından sonra eğer bir kişiye Dünya'nın çaplarından bahsetseydiniz, o sizin çoğul şekilde "çapları" demenizi düzeltip Dünya'nın “çapı” derdi. Dünya'nın çaplarının olması küre yapısında mümkün değildir; fakat geoit'in küremsi yapısında mümkündür.

DüNYANIN VE UZAYIN ÇAPLARI UZAY'IN SINIRLARI

Ayette "göklerin çapları" denmesi de önemlidir. Uzay'ın tek bir noktanın patlamasıyla oluştuğu ve sürekli genişlediği öğrenilene kadar birçok bilim adamı Uzay'ı sonsuz sanıyordu. Oysa Uzay sürekli genişlemekteydi ve Uzay'ın her genişlediği noktada yeni ve daha büyük bir çapı oluşuyordu , Uzay'ın küremsi bir yapısı olduğuna da ayette işaret vardır. Nitekim Einstein da Uzay'ı şişmekte olan bir balona benzetmişti ki, bu benzetme ayetle uyumludur. Uzay'ın değişik yerlerinden alınan ölçülerde Uzay'ın çapları farklı çıkar.Dünya geoit yapıda olduğundan kutuplarda, ekvatordan ve bunların arasından geçen çapları farklıdır.

Her an alınan çap ölçüleri de bir öncekinden farklı olacaktır. Bu yüzden göklerin de çaplarından bahsedilmesi, hem birçok çaplar dile getirildiği için, hem de sonsuz Uzay görüşü reddedildiği için önemlidir.

Dünya'mızın merkezindeki noktadan kutupları birleştirecek şekilde bir çap, ekvator çapı ve bunların arasında çaplar alırsak; en büyük çap ekvator çapı, en küçük çap kutup bölgesinde alınandır. Diğer çaplar ise bunların arasında kalır. Dünya'nın içinden Atmosfer'in sonuna kadar uzattığımız çaplarda da aynı şekilde farklılık gözükmektedir. Kutupların hizasından Atmosfer'in üstüne kadar uzatılan çapın, ekvatordan Atmosfer'in üstüne çekilen çapın, bunların arasında aynı şekilde oluşturulan çapların uzunlukları farklıdır.

Yeryüzümüzün Atmosfer'inin sınırına kadar giden çapların da, Uzay boyunca oluşturulan çapların da insan vücudunun kabiliyetleriyle aşılması imkansızdır. Allah ayette bu çapların aşılmasının güçlüğünü belirttikten sonra, bu çapları aşmanın imkansız olduğunu söylememiş, bilakis bu çapların üstün bir güçle aşılmasının mümkün olduğuna dikkat çekmiştir. Hiç şüphesiz bu çapları aşacak güç, bizim bedenimizin imkanlarının dışındadır. Nitekim insanlık bilimde gelişerek, Dünya'da var olan enerji kaynaklarından, madenlerden yararlanarak, uzay gemisi inşa ederek yerküremizin dışa doğru çaplarını geçmiştir. Uzay'ın çaplarının geçilmesi ise Uzay'ın çok uzak sınırları, insanın kısa ömrü, mevcut teknolojimizin imkanlarının yetersizliği yüzünden zor gözükmektedir. Kuran'da üstün bir güçle (Arapça'sı sultan) geçişin mümkün olduğuna dikkat çekildiğini hatırlayıp bu geçişi de imkansız görmüyoruz. Dünya'nın sonu gelmeden Allah'ın insanlığa bu imkanı verip vermeyeceğini bilemediğimiz için bu imkansız gözüken hedef karşısında susmayı tercih ediyoruz. Şimdilik bilimin gelişmesinin ve yeryüzünde saklı olan kaynakların değerlendirilmesinin sonucunda Atmosfer'imizin dışına çıkılmasının mutluluğunu yaşıyoruz. Yerkürenin dışına doğru çapları aşmamıza rağmen, bu çapların merkezi olan yerkürenin ortasına inmemiz de imkansız gibi gözükmektedir. Yerin merkezindeki çok sıcak ortam ve teknolojimizin yetersizliği yerküremizin merkezine doğru çapların aşılmasını imkansız gibi göstermektedir. Bu konuda da ilerleyen yüzyılların neler getirebileceği konusunda bir yorum yapmadan, en doğrusunu Allah bilir diyoruz.

Evren sürekli genişlediği için çapları sürekli büyümektedir.

Kaynak: İslam BAHCESİ
*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #9 u: Mart 28, 2012, 09:17:24 »


KURAN'IN DÖRT TEMEL TERIMI

İLAH, RAB, DİN ve İBADET -  bu dört terim Kur’an terminolojisinde temel bir öneme sahiptir.

Kur’an’ın tüm daveti yalnızca Allah Teala’nın Rab ve İlah olduğu şeklindedir.O’ndan başka ne herhangi bir İlah ve Rab e herhangi bir uluhiyet ve ne de rububiyet vardır.O’nun şeriki de yoktur.Bu yüzden sadece O’nun İlah ve Rab olarak kabul edilmesi,O’ndan başka herkesin ilahlık ve rablik iddiasının reddedilmesi,O’na ibadet edilip başkalarına edilmemesi,dinin sadece O’na hasredilmesi,diğer başka dinlerin ise reddedilmesi gerekmektedir.

Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin” diye vahyetmişizdir. (Enbiya-25)

(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır. (Tevbe-31)

Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin. (Enbiya-92)

De ki: “Her şeyin Rabbi O iken ben başka bir Rab mı arayayım? Herkes günahı yalnız kendi aleyhine kazanır. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O size, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir. (En'am-164)

De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var ki) bana, ‘Sizin ilâh’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf-110)

Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının” diye peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün. (Nahl-36)

Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O’na boyun eğmişken ve O’na döndürülüp götürülecekken onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? (Ali İmran-83)

De ki: “Şüphesiz bana, dini Allah’a has kılarak O’na ibadet etmem emredildi.” (Zümer-11)

“Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na ibadet edin. İşte bu, doğru yoldur.” (Ali İmran-51)

Bu birkaç ayet burada sırf misal olarak verilmiştir.Kur’an okuyan kişi ilk bakışta Kur’an’ın tüm beyanlarının bu dört terim etrafında dönüp dolaştığını hemen fark edecektir.

Allah Rab ve İlah’tır.
Rablik ve İlahlık Allah’dan başkasının şanından değildir.
Bu nedenle İbadet’in O’na has kılınması gerekir.
Yine bunun için Din’in de O’na has kılınması gerekir.

Kaynak: İslam BAHCESİ

*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #10 u: Mart 28, 2012, 09:26:55 »


KUR'AN'DA 'AZAP' KAVRAMI

Kur'an-ı Kerim, Rabbini unutan kimselerin hayatlarını, geçimlerini onca genişliğine ve bollu görünüşlü olmasına rağmen sıkıntılı ve zor bir hayat olarak nitelemektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kim beni anmaktan yüz çevirirse, onun için dar ve sıkıntılı bir geçim vardır." (Tâhâ, 20:124) Nimet ve afiyet olarak algıladığımız mal ve çocukları, Kur'an-ı Kerim azap olarak nitelemektedir. "Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin; Allah onlara dünyada bunlarla azap etmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor." (Tevbe, 9:85)

"Ve dedik ki: Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleş." (Bakara, 2:35) ayetini tefsir ederken, ana hatlarıyla açıkladığımız gibi, işin aslı şudur:

Birincisi; insanın sevinci, neşesi, hüznü, tasası, arzusu, korkusu, azap duyması ve nimetlenmesi onun mutluluk veya mutsuzluk olarak algıladığı olgular etrafında odaklaşmaktadır. İkincisi; gerek nimet, gerekse azap ve bunlara yakın olgular, izafe edildikleri şeyin durumuna göre farklılık gösterirler. Örneğin, ruhun kendine göre bir mutluluğu ve bir mutsuzluğu vardır. Bedenin de bir mutluluğu ve mutsuzluğu vardır. Aynı şekilde bu bağlamda insanın kendine özgü bir konumu ve hayvanın da kendine özgü bir konumu vardır. vs.

Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmayan, yüzü dünyaya dönük materyalist insan, Allah'ın edebiyle edeplenmediği için, asıl mutluluğu maddi mutluluk olarak algılar ve manevi mutluluk olarak ifade edilen ruhsal mutluluğa itibar etmez. Bu yüzden mal, evlat, ve mevki sahibi olmaya uğraşır, iktidar ve kudretini yaygınlaştırmanın yollarını arar. Bu insan, nefsi aracılığıyla arzuladığı bu şeyleri, yalnızca hayalinin kendisine tasvir ettiği nimetlenmeye ve lezzete ulaşmak için belirtmiştir. Arzusuna kavuşunca da, bir lezzetin gerisinde bin acının gizli olduğunu görür. Bunlara kavuşmadığı zaman, içinde hasret ve umut besler, kavuştuğunda ise, arzuladığından farklı bir durumla karşılaşır. Çünkü bir takım eksiklerinin olduğunu görecektir, beraberinde acılar taşıdığını fark edecektir. Kalbi güven ve huzur bulacağı sebepler ötesi Allah'a ilgi duymadığından güvenip dayandığı sebeplerin kendisini yüz üstü bıraktığını acı bir deneyim olarak anlayacaktır. Sonunda yine hasret, yine tatminsizlik onu beklemektedir. İnsan, elde ettiği şeyler bağlamında sürekli acı duyar, ondan yüz çevirir, ondan daha hayırlısını ister, belki kalbinin tasası ve acısı bu sayede dinsin. Elde etmediği şeyler konusunda da sürekli hasret, acılar ve yürek sızıları içinde yüzer. İşte insanın elde ettiği ve kavuşamadığı şeyler bağlamındaki gerçek durumu...

Bilinç sahibi varlıklar açısından mutluluk ve mutsuzluk olguları duyumsamaya ve algılamaya dayanır. Örneğin biz, elde ettiğimiz ama algılamadığımız lezzetli bir şeyi kendimiz için mutluluk olarak değerlendirmeyiz. Aynı şekilde acı verdiği halde duyularımızla algılamadığımız bir şeyi de mutsuzluk saymayız. Bundan anlaşılıyor ki, Kur'an'ın bu mutsuzluk ve mutluluk olgularına ilişkin öğretisi maddi öğretilerin yaklaşımından farklıdır. Bundan dolayı maddeye tutkuyla bağlı olan insanın, öyle bir eğitimden geçmesi gerekir ki, insan için gerçek mutluluğun Kur'an'ın somutlaştırdığı mutluluk olduğunu ve gerçek mutsuzluğun da Kur'an'ın mutsuzluk olarak nitelendirdiği şey olduğunu bilsin. Kur'an bu amaçla mensuplarına gönüllerini Allah'tan başkasına bağlamamalarını telkin eder. Onların, Rablerinin her şeyin sahibi tek egemen olduğunu, hiç bir şeyin O’nsuz meydana gelmediğini, O'nun dışında hiç bir şeyin hedef edinilmeyeceğini bilmelerini ister.

Böyle bir insan, nefsi için dünyada sadece mutluluk görür. Oysa bazı şeylerde hem bedenin, hem ruhun, bazı şeylerde de sadece ruhun mutluluğu söz konusudur. Bunun dışındaki şeyleri de sadece azap ve felaket olarak değerlendirir. Nefsinin tutkusuna ve dünyanın maddi hayatına bağlı olan insan, her ne kadar sahip olduğu dünyanın çekici süslerini, kendisi için mutluluk, hayır ve lezzet olarak görüyorsa da, o, çok geçmeden yanıldığını anlayacaktır, mutluluk sandığı şeyin gerçekte mutsuzluk olduğunu görecektir. Yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor: "Şu halde sen, kendilerine vaad edilen azap günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp oynasınlar, oyalansınlar." (Meâric, 70:42)

Bir diğer ayette şöyle buyuruyor: "Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte biz de senin üzerindeki örtüyü açıp kaldırdık. Artık Bugün görüş gücün keskindir." (Kâf, 50:22)
Bir başka ayette de şöyle buyuruyor: "Şu halde sen, bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir. İşte onların ulaşabilecekleri bilgi (sınırı) budur." (Necm, 53:29-30)

Şu da var ki, dünyaya tutkuyla bağlı olan insanlar, bütünüyle tasadan ve sıkıntıdan arınmış bir mutluluğu tatma imkanı hiç bir zaman elde edemezler.

Buradan anlaşılıyor ki: Allah ehli, özellikle Kur'an değerlerine göre düşünen insanların sahip oldukları kavrayış ve düşünce tarzı, diğer insanların sahip oldukları kavrayış ve düşünce tarzından farklıdır. Aynı türe, yâni insanlık türüne mensup olmalarına rağmen bu durum böyledir. Ayrıca, bu kavrayış ve düşünce tarzının da kendi içinde değişik mertebeleri vardır. İnsanların bir kısmı, ilahi eğitim ve terbiye sürecini henüz tamamlamadıkları için farklı bir konumda olabilirler.

Yüce Allah'ın sözünden azap kavramına ilişkin olarak bunu algılıyoruz. Bununla beraber, ilahi kelam bedeni mutsuzluğu da azap olarak nitelemekten kaçınmaz. Ancak nihayetinde, bedensel mutsuzluk bedenle sınırlı ruha ulaşamayan bir azap aşamasıdır. Yüce Allah Eyüp peygamberin lisanıyla şöyle buyuruyor: "Şeytan, bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu." (Sâd, 38:41) Bir diğer ayette ise şöyle buyuruyor: "Hani size azabın en kötüsünü yapan, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı öldüren Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir imtihan vardı." (A'râf, 7:141) Bu ayette yüce Allah Firavun'un onlara yaptıklarını kendisinden bir imtihan ve yapılanı özü itibarıyla azap olarak nitelendiriyor. Kendisi tarafından gönderilen bir azap olarak nitelendirmiyor.

"Şüphesiz, yerde ve gökte Allah'a hiç bir şey gizli kalmaz." Bundan önce yüce Allah ayetlerini inkar edenlere yönelik azabını, güçlü ve intikam alıcı oluşuyla gerekçelendirdi. Ne var ki, bu gerekçelendirme, anlatılmak istenen anlamın tam olarak anlaşılması için bir ek açıklamaya muhtaçtır. Çünkü güçlü ve intikam alıcı olan birisi, inkar edenlerden bazılarının küfrünün farkında olmayabilir. Dolayısıyla, küfürlerinin farkında olmadığı kâfirleri azaplandırmayabilir. Bu nedenle ifadenin sonunda şöyle bir cümle yer alıyor: "Allah'a hiç bir şey gizli kalmaz..." Bununla yüce Allah, duyu organlarının algıladığı ve algılamadığı hiç bir şeyin kendisinden gizli kalmayacak şekilde güçlü, üstün iradeli olduğunu vurguluyor.
Yerde ve gökte bulunanlar ifadesiyle, bedenin organları tarafından sergilenen davranışlar ve kalpte gizli kalan duygular olabilir. Bu hususta: "Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla sorguya çeker..." (Bakara, 2:284) ayetini tefsir ederken yeterli açıklamalarda bulunduk.

"Döl yataklarında size dilediği gibi suret veren O'dur." Ayetin orijinalinde geçen "yusavvirukum" kelimesinin mastarı olan "tasvir" kelimesi, bir şeye suret, biçim vermek demektir. Suret ise, heykel gibi gölgesi olan ve olmayan şeyler için kullanılan bir ifadedir. Döl yatağı olarak tercüme edilen "erham" kelimesi ise, dişilerde embriyonun varoluş sürecini tamamladığı yer anlamındaki "rahim" kelimesinin çoğuludur.

Bu ayet, önceki iki ayetin anlamını ileriye götürmeye yöneliktir. Önceki iki ayetten şu sonuç çıkıyordu: Allah ayetlerini inkar edenlere azap eder. Çünkü O, güçlüdür, üstün iradelidir. İntikam alıcıdır. Gizliyi de, açık olanı da bilir. İşinde asla alt edilmez. Tam tersine O, işinde galip olandır. Bu son ayetten ise, şu sonuç çıkıyor: Aslında mesele bundan daha da büyüktür. Şöyle ki; Allah'ın ayetlerini inkar eden, O'nun emrine karşı çıkan kimseler, kendi başlarına ve kendi güçlerine dayanarak inkar edemeyecek kadar basit ve aşağılıktırlar, zelildirler. Allah izin vermeden böyle bir şey yapmaları mümkün değildir. Allah'ın emrinde üstünlük sağlamaları, yüce Allah'ın yaratılış sistemine egemen kıldığı en güzel yasayı etkisiz hale getirmeleri, iradelerini Rablerinin iradesinin önüne geçirmeleri söz konusu değildir. Tam tersine, bu hususta da onlara izin veren yüce Allah'tır. Şu anlamda: O, evreni ve yaratılış sistemini öyle bir yasaya dayandırmıştır ki, bu sistem insana bir tür seçme hakkını tanıyor. İnsan bu niteliği sayesinde, iman ve itaat yolunu izleyebildiği gibi, küfür ve günah yolunu da izleyebiliyor. Burada amaç, imtihan ve deneme hikmetinin gerçekleşmesidir. Bundan sonra dileyen inansın, dileyen inkar etsin. Ancak alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe onlar dileyemezler.

O halde hiç bir küfür, iman ve buna benzer bir tavır yoktur ki, yüce Allah'ın ezeli planlamasına göre olmasın. Allah'ın ezeli planlaması, yâni takdir, eşyayı yöneldikleri amaca varmaları mümkün olan bir şekilde düzenlemesi demektir. Varlıklar ilk önce amaçlarını kendine özgü veyahut imkanların ulaşılmasını sağladığı şekle uygun bir biçimde tasvir ederler. Daha sonrada çaba göstererek amaçlarına varırlar. Hiç kuşkusuz, yüce Allah, emrinde galip olandır, üstün ve kahredici irade sahibidir, yarattığı varlıkların üzerinde tartışmasız egemenliği tekelinde bulundurmaktadır. İnsanlar dilediklerini yap-tıklarını ve istedikleri gibi tasarrufta bulunduklarını, bu davranışlarıyla, yüce Allah'ın evrene egemen kıldığı yasalar sistemini kesintiye uğrattıklarını ve sonuçta ilahi takdire galip geldiklerini sanırlar. Oysa bunun bizzat ilahi takdir ve kader gereği oluştuğunun farkına varmazlar.

"Döl yataklarında size dilediği gibi suret veren O'dur." ifadesiyle kastedilen de budur. Yâni vücudunuzun parçalarını, işin başında, izin verdiği sona doğru götürecek şekilde düzenleyen O'dur. Dolayısıyla insanların kesin ve tartışılmaz bir iradeleri söz konusu değildir.

Bu ayetlerde, yürürlükteki kaderin insanlarla ilgili boyutu özel olarak gündeme getirilmiş ve tüm evren üzerinde egemen olan boyutuna değinilmemiştir. Bunun nedeni, üzerinde durulan konuyla aralarında uyumun sağlanmasıdır. Ayrıca Hz. İsa ile ilgili gerçek açıklamalarla son bulacak bu ayetler grubunun daha önce, bir bakıma Hıristiyanların o hazretle ilgili değerlendirmelerine yönelik bir itiraz niteliğinde olduğunu belirtmiştik. Çünkü Hıristiyanlar onun ana rahminde şekillendiğini inkar etmiyorlar. Yâni Hz. İsa'nın kendi kendini meydana getirdiği şeklinde bir iddiaları yoktur.

Özel nitelikli (Peygambere yönelik) hitabın ardından genel nitelikli bir hitaba yer verilmiş olması, yâni "sana indirdi" ifadesinden sonra "size suret veren" ifadesinin gelmiş olması, mü'minlerin imanlarının da tıpkı kâfirlerin küfrü gibi kaderin egemenliğinin dışında olmadığını vurgulamaya yöneliktir. Böylece mü'minlerin gönülleri hoş tutuluyor, İlahi rahmet ve bağışın kendilerine dönük yansıması ile yüreklerini ferah tutmaları amaçlanıyor. Aynı şekilde, kâfirlerin küfründen dolayı duydukları öfkeyi yatıştırıcı bir unsur olarak kaderin etkinliği hatırlatılmak suretiyle onlara moral veriliyor, teselli bulmaları sağlanıyor.

"O'ndan başka ilah yoktur; üstün ve güçlü olandır, hikmet sahibidir." Burada yeniden ayetlerin başındaki “Tevhid” konusuna dönüş yapılıyor. Bir anlamda, kanıtı pekiştirmeye dönük bir özetleme niteliğindedir.

Yukarıda sözü edilen bu meseleler, yâni var edildikten sonra varlıkların doğru yola iletilmeleri, Kitap ve Furkan'ın indirilmesi, kâfirlerin azaba çarptırılmaları suretiyle evrensel sistemin sağlamlaştırılması gibi meseleler, onları düzenleyecek bir ilaha dayanmak zorundadırlar. Madem ki yüce Allah'tan başka ilah yoktur, şu halde insanları doğru yola ileten, kitap ve Furkan'ı indiren, ayetlerini inkar eden kâfirleri azaba çarptıran da O'dur. O, doğru yola iletme, Kitap ve Furkan'ı indirme, intikam alma ve takdir etme gibi olguları üstün iradesi ve hikmeti doğrultusunda yapar.

Kur'an insanı, sonsuz ruhla, dönüşebilen ve değişkenlik özelliğine sahip bedenin bileşiminden ibaret bir varlık görür. İnsan Rabbinin huzuruna varıp sonsuzluğa kavuşuncaya kadar, bu özelliğini sürdürür. Dolayısıyla, ilim ve benzeri şeyler gibi sırf ruhu için mutluluk aracı olan olgular onun için de mutluluk kaynağı oluştururlar. Aynı şekilde, hem bedenin, hem de ruhun mutluluğuna sebep oluşturan mal ve evlat gibi olgular da, onu Allah'ın zikrinden uzaklaştırmadıkları ve yerin değerlerine çakılıp kalmasına sebep olma-dıkları sürece, onun için de mutluluğa sebep olurlar ve ne de güzel mutluluktur bu. Bunun yanında, Allah yolunda öldürülmek, bu uğurda malın harcanması gibi bedene acı veren ama ruhu mutlu kılan şeyler de insanın mutluluğu sayılırlar. Bu tıpkı, sağlığı uzun süre korumak için insanın ilacın acı veren tadına tahammül göstermesine benzer.

Bedene mutluluk verdiği halde ruha acı veren şeyler, insan için mutsuz-luk ve azap sebebi olurlar. Kur'an-ı Kerim, tek başına badenin mutluluğunu, fazla önemsenmemesi gereken az bir yararlanma olarak nitelendirir. Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "İnkar edenlerin ülke ülke dolaşıp dönmeleri seni aldatmasın. Bu az bir yararlanmadır. Sonra bunların barınma yerleri cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o!" (Âl-i İmrân, 3:196-197)

Kur'an-ı Kerim, bedene ve ruha birlikte mutsuzluk veren şeyleri de azap olarak nitelendirir, tıpkı insanların bunu azap olarak algılamaları gibi. Ancak, meseleye bakış açısı farklıdır. Bu tür bir durum insanların yanında azap konumundadır, çünkü bedene eziyet vermektedir. Kur'an'a göre de azaptır, çünkü ruha eziyet etmektedir. Geçmiş toplulukların üzerine inen azap türleri bunun birer örnekleridirler. Yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor: "Rabbinin Ad kavmine ne yaptığını görmedin mi? Yüksek sütunlar sahibi İrem'e? Ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi. Ve vadilerde kayaları oyup biçen Semud'a? Ve kazıklar sahibi Firavun'a? Ki onlar şehirlerde azgınlaşmışlardı. Böylece oralarda fesadı yaygınlaş-tırmış-artırmışlardı. Bundan dolayı Rabbin onların üzerine bir azap kamçısı çarpıverdi. Çünkü Rabbin, gerçekten gözetleme yerindedir." (Fecir, 89:6-14)

Kaynak: hayatgizemleri.tr
*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #11 u: Mart 28, 2012, 09:35:12 »


KURÂN'DA BILIMSEL İŞARETLER

Bugün bilimin dâhî yeni keşfettiği çoğu hadiseyi Kurân-ı Kerîm, bize 1400 yıl öncesinden haber vermektedir.Her zaman Kitâb'ımızın sadece dînî değil, aynı zamanda bir hukuk, coğrafya, fen bilimleri, tarih, geçmiş ve gelecek ne varsa içinde barındıran dünyanın en kapsamlı ansiklopedisi olduğunu düşünmüşümdür. Evet, O bir rehberdir; ama tek yönlü değil. Kurân, sadece dinî değil; ilmî bir kitaptır. Ne yazık ki günümüzde çeşitli hesaplamalarla fal kitabı haline getirmeye çalışanlar da vardır. Halbuki bu, Kurân'ın amacına kesinlikle uymamaktadır ve çeşitli ayetlerle fal ile ilgili hüküm kesinleşmesine rağmen gelecekten haber alma aracı haline getirilmeye çalışılmaktadır.

Kurân, içinde şifre barındırmaz; çünkü Cenab-ı Allah'ın Kurân'ı gönderme nedeni, kulundan bir şeyler saklayıp ona binlerce yıl çözemeyeceği bulmaca sunmak değil; (insanları ve cinleri) Kurân'ın ışığında aydınlatmaktır. Peki nelerden haber verir bize kitabımız; aile hayatı, sosyal yaşam, kadının hakları, adalet, dünya tarihi bizden önce yaşayan toplumlardan bugünkü hayatımıza ışık tutacak örneklerin yanı sıra ilmî ayetler vardır. Bu âyetlerden en çarpıcı olanlarından birkaçını bilgilerinize sunmak istedim. Elbette ki 6666 ayetin her biri, kendi içinde ayrı bir bilgi hazinesidir; ancak aşağıdaki âyetler, aynı zamanda bilimsel açıdan dikkat çekicidir.

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla...

«Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu, ) her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.» (Neml Sûresi, âyet: 88)

İnkar edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?» (Enbiyâ Sûresi, âyet: 30)

«Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar.» (Enbiyâ Sûresi, âyet: 31)

«Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise, gökyüzünün ayetlerinden yüz çevirirler.» (Enbiyâ Sûresi, âyet: 32)

«O, geceyi, gündüzü, Güneş'i, Ay'ı... yaratandır. Her biri, bir yörüngede yüzmektedirler.» (Enbiyâ Sûresi, âyet: 33)

«Gökte burçları var eden, onların içinde bir çerağ (Güneş) ve nurlu bir Ay barındıran Allah, yüceler yücesidir.» (Furkân Sûresi, âyet:61)

«İbret almak veya şükretmek dileyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de O'dur.» (Furkân Sûresi, âyet:61)
«Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenkdâr olarak nasıl yaratmış!» (Nuh Sûresi, âyet: 15)


 



«Onların içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir çerağ yapmıştır.» (Nuh Sûresi, âyet: 16)
«De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkar edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir.» (Fussilet Sûresi, âyet: 9)

«O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.» (Fussilet Sûresi, âyet: 10)

«Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler.» (Fussilet Sûresi, âyet: 11)

«Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semayı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, aziz, alim Allah'ın takdiridir.» (Fussilet Sûresi, âyet: 12)

«Gökten suyu indiren O'dur. Ondan hem size içecek vardır, hem de hayvanlarınızı otlatacağınız bitkiler.» (Hadîd Sûresi, âyet: 10)

«(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.» (Hadîd Sûresi, âyet: 11)

«O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah'ın emri ile hareket ederler. Şüphesiz ki bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.» (Hadîd Sûresi, âyet: 12)

«İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) onun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir» (Hadîd Sûresi, âyet: 14)
«Allah gökten bir su indirdi ve onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen toplum için bir ibret vardır.» (Hadîd Sûresi, âyet: 65)

«Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir süt içiriyoruz.» (Hadîd Sûresi, âyet: 66)

«Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.» (Hadîd Sûresi, âyet: 67)

«Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.» (Hadîd Sûresi, âyet: 68-69)

«Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat et! O, azizdir, ve çok bağışlayandır.» (Zümer Sûresi, âyet: 5)
«İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!» (Kıyâme Sûresi, âyet: 36)

«O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?» (Kıyâme Sûresi, âyet: 37)

«Sonra bu, alaka (aşılanmış yumurta) olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti.» (Kıyâme Sûresi, âyet: 38)

«Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti.» (Kıyâme Sûresi, âyet: 39)

«Peki (bunları yapan) Allah'ın, ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?» (Kıyâme Sûresi, âyet: 36)
«Çok merhametli(Allah), » (Rahmân Sûresi, âyet: 1)

«Kurân'ı öğretti.» (Rahmân Sûresi, âyet: 2)

«İnsanı yarattı.» (Rahmân Sûresi, âyet: 3)

«Ona açıklamayı öğretti.» (Rahmân Sûresi, âyet: 4)

«Güneş ve Ay, bir hesaba göre (hareket etmekte)dir.» (Rahmân Sûresi, âyet: 5)


«Bitkiler ve ağaçlar secde ederler.» (Rahmân Sûresi, âyet: 6)

«Göğü Allah yükseltti ve mizanı (dengeyi) O koydu.» (Rahmân Sûresi, âyet: 7)
«(O, ) iki doğunun ve iki batının Rabbidir.» (Rahmân Sûresi, âyet: 17)

«İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.» (Rahmân Sûresi, âyet: 19-20)

«İkisinden de inci ve mercan çıkar.» (Rahmân Sûresi, âyet: 22)

«Denizde yüce dağlar gibi yükselen gemiler de O'nundur.» (Rahmân Sûresi, âyet: 24)

«Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?» (Rahmân Sûresi, âyet: 25)

«Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı yücelerden yücedir.» (Rahmân Sûresi, âyet: 78)

Bu âyetler, sadece birkaç örnektir. Cenâb-ı Hakk'ın biz kullarına lütfedip gönderdiği yaşayan ve hiçbir şekilde tahrif olmamış gerçek mûcize kitâbımız Kurân-ı Kerîm'i daha iyi anlayabilmek ve bize neler söylediğini anlayabilmek adına, illâ ki dilimizde de okumalıyız ve bilmeliyiz ki, yolumuzu şaşırmayalım...

Kaynak: hayatgizemleri.tr
*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #12 u: Mart 28, 2012, 09:39:23 »


KUR'AN'DAKI ŞIFRE

Kuran’ın şifresi diye birşey yoktur. Kuran Kitab-ı Mübin’dir. Açık seçik bariz bir kitaptır. Herşeysiyle açıklanmıştır. Kuran’ı açıklama görevini Allah peygambere vermiştir. Kuran bir çanta değil, bir çelik kasa değil ki şifresi olsun. Allah Kuran’ı insanlığın menfaati, hidayeti, maddi ve manevi kurtuluşu için göndermiştir. Ne diye şifrelesin? Kuran’ın te’vilatını ancak Allah bilir. Veya ilimde kendisine ruhsat verilenler bilir. Sahabe-i Kiram, Hulafai Raşidin ve Mezhep İmamları gibi. Kuran’ın şifresinden bahseden insanların hangi ruhsatla, hangi yetkiyle Kuran’ın şifresinin var olduğundan bahsediyorlar. Ruhil Beyan Tefsiri’nin yazarı İmam-ı Bursivi, Elmalı Tefsiri’nin yazarı İbrahim Elmalı, Tefsir-i Kebir’in yazırı İbn-i Kesir, Hulasatul Beyan Tefsiri’nin yazarı Mehmet Vehbi Konyalı, Kurtibi Tefsiri’nin yazarı Kurtibi’nin Kuran’ın şifresi ile ilgili hiçbir beyanları yoktur.

İmam-ı Azam Kuran ve Hadislerden oluşan üçyüzbin fetva vermiştir. Fetva demek, Kuran ve hadislerden oluşan hükümler demektir. Hiçbir fetvasında Kuran’ın şifresinden bahsetmemiştir. Kuran’ın ibaresi vardır, delaleti vardır, işareti vardır, ama şifresi yoktur. Kuran’da muhkam vardır, nas vardır, müfessir vardır, mücmel vardır ama şifre diye birşey yoktur.

Esasında Kuran’da birçok işaretler vardır. Allah’ın yarattığı bitkilerde bile insanların anlayabileceği, çözebileceği, keşfedebileceği işaretler vardır. İşaretlerle insanın birçok şeyleri keşfetmesi mümkündür. Bunlardan örnekler vereceğim;

1. Wright(Rayt) kardeşlerden bin sene önce uçağı yapıp, uçmayı gerçekleştirenmüslüman alim İBN-İ FİRNAS’DIR. Bu işareti nereden aldı dersiniz? İnsanoğlu ilkçağdan beri uçmak istedi. Çünkü etraflarında kuşlar uçuşup duruyordu. Kuşlar uçabildiğine göre, insanlar niçin uçamaz? Bir alet yapıp uçulamaz mıydı? Hazreti Süleyman Peygamber Sebe Suresinin 12. ayetine göre, rüzgarla bir aylık yolu bir günde uçmamış mıydı? Gerçi onun uçuşu bir mucizeydi. Mucizeyi diğer insanların gerçekleştirmesi imkansızdı. Fakat insanların da uçabileceğine işaret ediyordu. Müslümanların yegane ilham kaynağı olan Kuran-ı Kerim bu ve bunun gibi bir çok gerçeklere işaret etmektedir. Yani O aletsiz uçmuştu. Siz ise aletle uçabilirsiniz demektir.

2. Dünyada ilk defa katarakt ameliyatını gerçekleştiren müslüman doktor AMMAR’DIR. Bu işareti nereden aldı?

Kuran-ı kerim katarakt ameliyatlarına işaret ediyor. Peygamberler her yönüyle insanların önderidir. Maddi ve manevi her sahada insanlara yol gösterirler. Peygamberler mucize gösterirken, bir taraftan kendi peygamberliklerini ispat ederler, bir taraftan da gelecek nesilleri benzerlerini yapmaya teşvik ederler.

Kuran-ı Kerim, Yakup peygamberin gözüne perde gelmesinden(katarakt) ve Yusuf peygamberinbir mucizesinden söz ederken, hem hastalığın sebeplerinden birine ışık tutuyor, hem de tedavisinin mümkün olabileceğine işaret ediyor. Kataraktın sebebi sadece ihtiyarlık değildir. Modern tıp ilmi, hastalığın sebepleri arasında; tansiyon yüksekliğini, çok ağlamayı, çok üzüntüyü de sayar. Modern ilmin bir asır önce keşfettiği bu gerçeğe Kuran-ı Kerim şu ayetiyle işaret etmiştir.

Yusuf Suresi Ayet:84

 “Yakup(A.S.) oğullarından yüzünü çevirdi: ‘Ey Yusuf’un ayrılığı ile bana gelen hüzün!’dedi ve kederinden gözlerine ak düştü. Artık derdini gizleyip duruyordu”

Yusuf Suresi Ayet:93

“Yusuf, babasının durumunu sorup fazla ağlamaktan gözlerinin görmediğini öğrenince şöyle dedi: ‘Şimdi siz benim şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne örtün gözleri görür.’ dedi”

Yusuf Suresi Ayet:96

Yakup(A.S.) oğlunun gömleğini gözüne sürünce derhal tansiyonu normale döndü, üzüntüsü geçti, yerine sevinç ve ferahlık geldi. Gözleri de eskisi gibi görmeye başladı. “Fakat hakikaten müjdeci gelip de gömleği Yakup’un yüzüne bırakınca, gözü açılıverdi: ‘Ben size Allah katından vahy ile sizin bilmeyeceklerinizi bilirim demedim mi?’ dedi.”

İnsanlar bu mucizenin işaretiniörnek alarak katarakt ameliyatını gerçekleştirdiler.

3. Yarasa kuşu diye bir kuş vardır ki, yaratılışı İsa(A.S.)’ın mucizelerinden biridir. Yani İsa(A.S.)’ın mucizesiyle yaratılmıştır. Gözleri ışıktan ve güneşten rahatsız olduğu için karanlığın dostudur, gece dolaşırlar. Yarasalar gece uçan, güzel kokan çiçeklerin polenlerini yerler ve onların da döllenmesini sağlarlar. Yarasanın görmeden, gecenin karanlığında avını yakaladığını inceleyen bilim adamları, radarı icat etmişlerdir.

4. Hz. Peygamber(S.A.V.); “Veba hastalığından aslandan kaçar gibi kaçınız.” buyurmuştur. Bu işaretteki sinyali araştıran bilim adamları, hangi mikrobun veba hastalığının mikrobu olduğunu keşfetmişlerdir.

5. Cevizi iyice inceleyecek olursak insan kafasıyla karşılaşırız. İçi beyin gibidir, dış kabuğu kafatası, en dıştaki yeşil kabuk kafatasını koruyan saç gibidir. Beyin şeklindeki ceviz içi, beyin için elzem olan gümüş iyonunu bulunduruyor ki, bir insan için gümüş iyonu sadece beyine lazımdır o da cevizde vardır. Cevizin beyne benziyor olması, beyin için vazgeçilmez bir şifa kaynağının işaretidir.

6. Vücut için elzem bir gıda olan armuda dikkatle bakarsak böbreğe benzediğini görürüz. Bu şekildeki işaret, armudun bir diyaliz makinesi gibi şifa özelliği taşır.

7. Yusufçuk böceğini inceleyen bilim adamları, Dünyanın en gelişmiş helikopteri olan Apache helikopterini icat etmişlerdir. Çünkü, bu böcek manevra, görme ve ufuk çizgisi kabiliyetine sahip olan tek böcek türüdür. Ayrıca Hz. Peygamberin miraca çıkışını inceleyen bilim adamları uzaya çıkmanın mümkün olduğunu tespit etmişlerdir.

Netice itibariyle, Kuran’ın şifresinden bahseden insanların birileri adına çalıştıklarını, birilerinin ajanı olduklarını düşünüyorum. İnşallah yanılmış olurum. İnsanların kafalarını bulandırmak, fitne ve fesatlık yaratmaktan başka birşey değildir. Çünkü, Allah herşeyi yaratıp bildirmiştir. İnsan yaratan değil sadece keşfedendir.

Kaynak: hayatgizemleri.tr
*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #13 u: Mart 28, 2012, 09:46:57 »


KURÂN'IN SIRLARI
 
Allah, Kuran'da insanlara ibadetlerin, emir ve yasakların, güzel ahlak özelliklerinin yanı sıra birçok sırrı da haber verir. Bunlar, çok önemli sırlardır ve insan çevresine dikkatli bir gözle baktığında, hayatı boyunca bu sırların gerçekleştiğine şahit olur. Bu sırlar, Kuran dışında hiçbir kaynakta bulunmazlar. Dünyanın en kültürlü, en zeki, en araştırmacı veya gözlemci insanının dahi haberdar olamayacağı bu önemli sırların tek kaynağı Kuran'dır.

Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu sırlardan haberdar olmayan insanlar, hayatları boyunca bunları bilmemenin sıkıntı ve zorluğu içinde yaşarlar, ancak neden sıkıntı ve zorluk içinde olduklarını da bilmezler. Kuran'ın bu sırlarını öğrenenler içinse dünya hayatı çok kolaydır, sevinç ve heyecan doludur.

Bazı insanların Kuran'daki sırları görmemeleri ve kavrayamamaları ise Allah'ın yarattığı ayrı bir sırdır. Çünkü Kuran, herkesin anlayabileceği kadar açık ve anlaşılır bir kitaptır. Allah Kuran için şöyle buyurur:

Ey insanlar Rabbinizden size 'kesin bir kanıt (burhan)' geldi ve size apaçık bir nur (Kuran) indirdik. İşte Allah'a iman edenler ve O'na sarılanlar, onları Kendisinden olan bir rahmetin ve bir fazlın içine yerleştirecektir ve onları Kendisine varan dosdoğru bir yola yöneltip-iletecektir. (Nisa Suresi, 174-175)

Ne var ki, insanların büyük bir çoğunluğu, en karmaşık fizik problemlerini çözebilmelerine, en karmaşık ve anlaşılmaz felsefeleri anlayıp uygulayabilmelerine rağmen, Kuran'ı bütün açıklığına ve sadeliğine rağmen bir türlü kavrayamazlar. Kavrayamadıkları için, dünya hayatının gerçeğinden habersiz olarak her gün biraz daha ölümlerine ve ahretteki asıl hayatlarına yaklaşırlar. Kuran'daki sırlar müminler için büyük bir rahmet olurken, inkarcılar için dünyada ve ahrette azaba sebep olurlar. Allah bir ayetinde bu gerçeği şöyle bildirir:

Kuran'dan mü'minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Oysa o, zalimlere kayıplardan başkasını artırmaz. (İsra Suresi, 82)

İnsan sabah kalktığı andan itibaren, Allah'ın yarattığı bu sırların tecellilerini görebilir. Bunun için gafil olmaması, her an Allah'a dönüp yönelerek düşünmesi yeterli olacaktır. O zaman hayatının, insanların çoğunun önyargıyla kabul ettiği kurallara kesinlikle bağlı olmadığını, tek geçerli hüküm ve kuralların Allah'ın kanunları olduğunu görecektir. Bu çok önemli bir sırdır. İnsanların, yüzyıllardır en kesin doğrular olarak kabul ettikleri kural ve uygulamaların birçoğunda insanlar için hayır yoktur ve onlar aslında büyük bir yanılgı içindedirler. Hak olan, Kuran'da yazanlardır. Kuran'ı samimi bir niyetle okuyan, her olayı Kuran ve iman gözüyle, Allah'ın dostu olarak değerlendiren her insan, bu önemli sırları ve daha fazlasını kendi nefsinde ve çevresinde apaçık görecek; Allah'ın her varlığın, her insanın, hatta her kalbin ve her düşüncenin tek hakimi olduğunu daha iyi kavrayacaktır. Allah ayetlerde şöyle bildirmektedir:

Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. her şeyin üzerinde Rabbinin şahit olması yetmez mi? Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, her şeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 53-54)

Müminler, sahip oldukları her nimet için ne kadar aciz ve muhtaç olduklarını düşünerek Allah'a şükrederler. Allah, onların bu ahlakına karşılık olarak Kuran'da bir sır bildirmiştir. Bu sır, Allah'ın şükredenlere nimetlerini artıracağıdır. Örneğin sağlığı ve gücü için şükredici olan bir Müslüman'ın Allah gücünü ve sağlığını daha da artırır. İlmi veya mülkü için şükredenlere Allah daha çok ilim ve mülk verir. Bu, onların Allah'ın verdikleri ile yetinen, sahip oldukları nimetlerle sevinen, samimi ve Allah'la dost insanlar olmalarındandır. Allah, bu sırrı Kuran'da şöyle bildirmiştir:

"Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7)

Allah'ın şükredenlere nimetlerini artırması Kuran'ın sırlarından biridir. Ancak burada unutulmaması gereken, bu şükrün gerçek bir samimiyetle yapılması gerektiğidir. Samimi olarak Allah'a yönelerek, O'nun sonsuz şefkat ve merhametinin coşkusunu hissederek yapılamayan, sadece göstermelik olarak dile getirilen bir şükür ifadesi elbette son derece samimiyetsizdir. Ve sinelerin özünde saklı duranı bilen Allah, bu samimiyetsizliğin de şahididir. Böyle bir ruh hali içinde şükredenler, Allah'ın sinelerin özünde saklı duranı, insanların niyetlerini, gizlediklerini, gizlinin de gizlisini bildiğinin şuurunda değildirler. Rahat bir ortamda göstermelik ifadelerle şükreder ama zor bir anda rahatça nankörlük yapabilirler.

Şunu da unutmamak gerekir ki, samimi müminler, en zor koşullarda dahi şükredicidirler. Yüzeysel düşünen bir kişi, müminlerin sahip oldukları nimetlerde bir azalma görebilir. Ancak müminler her olayın ve ortamın nimet yönünü görebildikleri için bunda da bir hayır olduğunu bilirler. Örneğin Allah insanları biraz korku, açlık ve canlardan ve mallardan eksiltme ile deneyeceğini bildirmektedir. Böyle bir durumda müminler, bunlara sabrettikleri takdirde Allah'ın kendilerini cennet nimetleri ile mükafatlandıracağını umarak, sevinir ve şükrederler. Allah'ın kendilerine hiçbir zaman güçlerinin üzerinde yük yüklemeyeceğini bilir, bunun güven ve teslimiyeti ile sabreder ve şükredici olurlar. Bu nedenle her zaman şükredenlerden olmak belirgin bir mümin vasfıdır ve Allah, şükredenlere hem ahrette hem de dünyada nimetlerini artırarak verecektir.

Dünyayı Allah insanları imtihan etmek için yaratmıştır. Ve imtihanın gereği olarak her insanı bazen bolluk ve güzellik vererek, bazen de şiddetli sıkıntılara uğratarak dener. Olayları, Kuran'da bildirilen gerçeklere göre değerlendirmeyen insanlar, karşılaştıkları zorluklar karşısında ne yapacaklarını bilemez, karamsarlığa kapılır, ümitsizliğe düşerler. Oysa Kuran'da Allah'ın bu konu ile ilgili olarak bildirdiği ve ancak samimi bir imana ve teslimiyete sahip olan kulların görebildiği önemli bir sır vardır. Bu sırrı Allah şöyle bildirmiştir:
Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.

Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 5-6)

Allah sonsuz merhameti, şefkati ve adaleti ile, yarattığı her olayda hem bir kolaylık kılar, hem de her insanı gücüne göre denemelerden geçirir. Allah'ın insanlara emrettiği ibadetler, onları denemek için yarattığı zorluklar, insanlara yüklediği sorumlukların hepsi insanların gücü oranındadır. Bu iman edenler için bir müjde ve rahatlık, Allah'ın rahmetinin bir göstergesidir. Allah, bu sırrı Kuran'da şöyle bildirir:

"Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz." (Enam Suresi, 152)

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır. (Araf Suresi, 42)

Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiçbir haksızlığa uğratılmazlar. (Mü'minun Suresi, 62)


Insanların büyük bir çoğunluğu, dinin hayatlarını zorlaştıracağını, onlara birtakım ağır sorumluluklar yükleyeceğini zannederler. Bu, şeytanın dinden saptırmak için insanlara verdiği bir vesvese ve büyük bir yanılgıdır Allah, iman eden insanlara zorlukların ardından kolaylık dilediğini bildirir. Ayrıca tevekkül ve kadere iman gibi dinin temel konuları, insanın üzerindeki tüm ağırlıkları, zorlukları, sıkıntı ve hüzün veren tüm olayları kaldırır. Din ahlakını yaşayan bir insan için sıkıntılı, hüzün veya ümitsizlik veren hiçbir konu kalmaz. Allah, birçok ayetinde Kendisine uyanları ve dinine yardım edenleri yardımıyla destekleyeceğini ve onları hem dünyada hem de ahirette güzel bir hayatla yaşatacağını vaat eder. Vaadinden asla dönmeyen Rabbimizin bu konu hakkındaki sözleri şöyledir:

(Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

Müminlerin hedefi Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmaktır. Ancak, insan zayıf ve unutkan yaratılmıştır; bu nedenle birçok hatası veya eksiği olabilir. Kullarını en iyi bilen, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Allah, samimi kullarının kötülüklerini örteceğini ve onları kolay bir hesap ile sorguya çekeceğini bildirmiştir:

Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse, o, kolay bir hesap (sorgu) ile sorguya çekilecek ve kendi yakınlarına sevinç içinde dönmüş olacaktır." (İnşikak Suresi, 7-9)

Allah, elbette ki her insanın kötülüklerini iyiliğe çevirmez. Allah'ın kötülüklerini örterek affettiği müminlerin özellikleri de Kuran'da bildirilmiştir:

- Büyük günahlardan kaçınanlar

Allah bir ayette "Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz ve sizi 'onurlu-üstün' bir makama sokarız." (Nisa Suresi, 31) diye bildirir. Bunu bilen müminler Allah'ın çizdiği sınırlara çok dikkat eder, bunların dışına çıkmaktan ve harama girmekten sakınırlar. Eğer unutarak, yanılarak veya gaflete kapılarak bir hataları olursa, hemen Allah'a yönelir ve tövbe ederek, O'ndan bağışlanma dilerler.

- Salih ameller işleyenler

Allah, başka ayetlerinde ise, salih amellerde bulunanların kötülüklerini örteceğini bildirir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
«Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların günahlarını Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.» (Furkan Suresi, 70)

Bir insanın, sadece Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yaptığı her eylem ve davranış salih bir ameldir. Ahirette, Allah'ın kötülüklerini örterek iyiliklere çevirmesini dileyenler, daima Allah'ın en hoşnut olacağı tavrı seçmelidirler.[1]


Kaynak: hayatgizemleri.tr


*
0
*
0
Logged

Muhamed Dolaku
Oflajn
Muško
16516
Vidi Profil WWW
« Odgovori #14 u: Mart 28, 2012, 09:56:25 »


LEYL SURESİ'NDE İKİ İNSAN TİPİ: MUTTAKİ ve ŞAKİ

"Oku, Rabb'in nihayetsiz kerem sahibidir." 96/3


Muttaki: Korunup-sakınan. Takva sahibi, Allah'a karşı isyana götürücü şeylerden titizlikle kaçınan, farzları yerine getirmede bütün gücünü kullanarak özen gösteren, imanında oldukça duyarlı olan mümin kişi. İttika eden, sakınan, çekinen. Allah'tan korkan.

Şaki: Bahtsız, fena hareketli, haylaz, habis, haydut, yol kesen.


Kur'an-ı Kerim'in bir çok yerinde muttaki ve şaki insanlardan söz edilir. Ancak burada söz konusu insan tipleri, yazı başlığından da görüldüğü gibi Leyl suresi içinde incelenecek ve muttaki insanlarla ilgili olarak Bakara suresinin ilk altı ayeti ele alınacaktır

Rahman Rahim Allah'ın adıyla
1-Andolsun bürüyüp, örttüğü zaman geceye,
2-Açıldığı zaman gündüze,
3-Erkeği ve dişiyi yaratana,
4-Gerçekten sizin çabalarınız, farklı farklıdır.
5-Ancak kim verir ve sakınırsa (muttaki olursa)
6-Ve en güzeli tasdik ederse
7-Biz de onu en kolaya muvaffak kılarız.
8-Fakat kim de cimri davranır müstağnilik ederse,
9-Ve en güzeli yalanlarsa,
10-Biz de ona en güç olanı kolaylaştıracağız.
11-Kendisi çukura yuvarlandığı zaman onu malı kurtaramaz. (Malı, zenginliği asla kendisine fayda vermez.)
12-Muhakkak hidayeti göstermek bize aittir.
13-Muhakkak ki ahiret de ula da bizimdir.
14-Ben sizi alevlendikçe alevlenen ateşle uyardım.
15-Oraya en azgın (en şaki) den başkası girmez.
16-O ki, yalanlayıp yüz çevirmiştir.
17-En çok sakınan (En MUTTAKİ) ise, ondan uzak tutulur.
18-O ki, (Allah yolunda) malını vererek arınır.
19-Ve o verdiğinin karşılığında hiç kimseden bir nimet beklemez.
20-Ancak yüce Rabb'inden yüz bulmak ve O'nun rızası için verir.
21-Ve kendisi de ileride razı olacaktır.
(Leyl Suresi)

Buraya meal olarak aldığımız Leyl suresi, muttaki ve şaki olan insanları önemli özellikleri ile önümüze seriyorlar.

Muttaki insanın özellikleri:

1- (Ayet: 6) En güzeli tasdik edendir.
2- (Ayet: 7) Allah tarafından en kolaya muvaffak kılınandır.
3- (Ayet: 17) Şiddetli ateşten uzaklaştırılandır.
4- (Ayet: 18) Allah yolunda mal harcayarak arınandır.
5- (Ayet: 19) Verdiğinin karşılığında hiç kimseden bir karşılık beklemeyendir.
6- (Ayet: 20) Malını Rabb'inden yüz bulmak ve O'nun rızasını kazanmak için verendir.
7- Ayet: 21) Kendisi de Allah tarafından razı edilecek olandır.

Bunlara ek olarak burada Bakara süresindeki muttaki insanın tanımını ;

1- Elif, Lam, Mim.
2- İşte o kitap, O'nda hiç şüphe yok, MUTTAKİLER için hidayet kaynağıdır
3- Ki onlar gaybe inanırlar, salatı ikame ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
4- Onlar sana indirilene de, senden evvel indirilenlere de inanırlar. Ahirete ise kesin bir bilgi ile inanırlar.
5- İşte bunlar Rabb'lerinden bir hidayet üzerindedirler. Ve kurtuluşa erenler de bunlardır.


Hem Leyl suresinde, hem de Bakara suresinin buraya aldığımız ayetlerinde görülen çok önemli bir durum var: Takvanın söz konusu olduğu yerde muhakkak infak olayı karşımıza çıkıyor. Evet, Allah'ın kendisine verdiği rızıktan Allah yolunda infak etmek Müslüman için hayatında her zaman ve yerde yerine getirilmesi kaçınılmaz bir ibadettir. Müslüman hem infakta bulunacak, hem karşılığında kimseden bir şey beklemeyecek. İnfakını sadece Allah'ın rızasını kazanmak için ve bunu umarak yapacak. İşte İslam kardeşliğinin, muttakiliğin ve Müslümanca yaşamanın temel şartlarından birisi budur. Bu korkunç bir espridir. Anlayıp hayatında uygulayabilene ne mutlu! Bu çarpıcı esprinin pratikte ortaya çıkması oranında, dünyada şakiliğin belinin kırılacağını hatırlatmayı gerekli görüyoruz.

Şaki insanın özellikleri:

1- (Ayet:  Cimri davranıp, müstağnilik edendir.
2- (Ayet: 9) En güzeli yalanlayandır.
3-(Ayet: 10) Güçlük sıkıntı ve azaba kolayca uğratılandır.
4- (Ayet: 11) Çukura yuvarlandığında malı kendisine fayda vermeyendir.
5- (Ayet: 15) Şiddetli ateşe atılandır.
6- (Ayet: 16) Yalanlayıp, yüz çevirendir.

Bunlara ek olarak Regulû Ekrem (s)'in şaki ile ilgili bir tanımını buraya almak çok yerinde olacaktır.

"İmam Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hasan İbn Musa. Ebu Hureyre'den nakletti ki; resulullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Şakiden başkası cehenneme girmez. Şaki kimdir denilince, buyurmuş ki: Allah'ın emrine itaat olmayan her ameli işleyen, Allah'a isyanı terketmeyen kişidir."[3]

Muttaki ve şaki insanın özellikleri birbiri ile karşılaştırılınca; bu iki insan tipinin birbirinin karşıtı olduğu hemen görülür. İnsanlık tarihi içinde birey ve toplum olarak mutlak ve şaki insanlar hep varolagelmiştir. Bu insanlar üzerinde araştırma yapan herkes kabul eder ki; muttaki olan insan insanlığın yüz akı, şaki insan ise insanlığın yüzkarasıdır. Şaki kavramının anlamlarına baktığımızda; Bu kavram ile anlatılan insanların sürekli şer güçleri temsil ettiklerini görüyoruz.


İnsanın insanca yaşayabilmesi, ancak insanı ve bütün varlıkları yaratan Allah'a inanması ve O'nun emirleri doğrultusunda hayatını sürdürmesi ile mümkündür. Şakilerin her tarafa kurdukları tuzakları dağıtmak için, muttakilerin Kur'an'ın yol göstericiliğinde, Resulullah (s)'in çizgisinde her alanda birlikte mücadele etmeleri gerekmektedir.

Ey insan!

Muttakilik insanı cennete, şakilik ise cehenneme götürmekte. Ebedi mutluluk diyarında sonsuza kadar rahat bir hayat varken, neden yolculuk alevlendikçe alevlenen ateşe?

"O ki, malını vererek arınır. Ve o verdiğinin karşılığında hiç kimseden bir nimet beklemez- Ancak yüce Rabb'inden yüz bulmak ve O'nun rızası için verir. Ve kendisi de ileride razı olacaktır."


MUSTAFA DEMİR Kalem Dergisi, Ağustos 1988


__________________
[1] Fi zilal-il-Kur'an, cilt 16, sa: 245

[2] Muttaki ve şaki ile ilgili bkz. sure/ayet: 2/177,189; 5/87; 7/26; 9/17, 18, 107, 109; 25/72, 76; 28/55, 83; 30/30; 33/35; 39/33,34; 70/15,35; 98/5; 21/117; 11/106; 23/106

[3] Hadislerle Kur'an-ı Kerim tefsiri, İbn Kesir, cilt: 15, sa: 8492

*
0
*
0
Logged

Stranica: [1] 2 Idi gore Printaj 
« prethodno sljedeće »
Skoci na:  

Posjetilaca: 66909870
Copyright © IslamBosna.ba
Powered by SMF 1.1.15 | SMF © 2006, Simple Machines